22 OCAK, PAZARTESİ, 2018

Ölmekten Utanmayan Kadının Öyküsü

"Anne Sexton nasıl bir kadındı da öylece vazgeçivermişti şiirle zehirlenen var oluşundan? Onu aradıkça, kardeş düşün dünyamızda ölüm istencinin köklerini bulabildiğimi keşfediyor, buluntuların arasından hayatta kalınan son günün bellekte kaldığı şekliyle tahayyül etmeye çabalıyordum." Anne Sexton'ın şiiri ve hayatı üzerine bir deneme. 

Ölmekten Utanmayan Kadının Öyküsü

Bundan birkaç sene önce Anne Sexton’ın şiiriyle tanıştığımda, şiirinin gücünden etkilenmiş, sözcükleri kullanışıyla biraz da büyülenmiştim. Zaman geçip onun şiirlerine döndüğümde, ilk okuyuşta göremediklerim, onu nasıl ve neden yazmaya başlamasıyla beraber değerlendirdiğimde netleşmeye başladı. Zihnimde çevirip durduğum dizelerin bir başka zihinde oluşup kendini tanımadığı dimağlara teslim ederken eğilip bükülüşünü görebiliyordum. “Bu esnekliği sunan ölüm istencinin biriktiği kara kuyudan bir şekilde çıkıp dizlerin arasına sinmesi miydi?”, diye uzun süre düşündüm. Bu şiirleri yazabilirken eli durdurmak, düşünceye set çekmek, ritmi kesmek, o an yazılandan daha iyilerini yazabileceğini bilirken hayatı durdurmak nasıl bir duyguydu? Anne Sexton nasıl bir kadındı da öylece vazgeçivermişti şiirle zehirlenen var oluşundan? Onu aradıkça, kardeş düşün dünyamızda ölüm istencinin köklerini bulabildiğimi keşfediyor, buluntuların arasından hayatta kalınan son günün bellekte kaldığı şekliyle tahayyül etmeye çabalıyordum. Şöyle mi konuşmuştu aynadaki aksine bakıp: “Yedi farklı günde, yedi farklı biçimde, yedi kere öldüm. Şimdi sekizin kıvrak göbeğinde, tutunduğum çemberin ortasından kayarak rüyasız bir kesinliğe yürüyorum. İri kemiklerimden sıyırdığım deri, elimde kat kat birikiyor. Ben, daktilonun çatırdamasında büyüyen, patates püresinden çıkardığı elini sözcüklere daldıran, manolyalara yüzünü gömüp bağıran, müziğin sevişken ritmine boynunu dolayan. Yirmi sekiz yaşında, çıldırmalarının gülünç eşiğinde durup bebek bezi değiştirirken, doktor tavsiyesiyle şiir yazmaya başlayan. Reçete başına kaç dize düştü? Kahverengi şişelerden avucuma boşalttığım hapların ince çentiklerinde gördüm ilk onu. Sesi vardı. Göğsümü sıkıştıran bir edası, başımı göğe çarptıran gücü, binbir siluete bürünmüş görüntüsü. Ahengi, sakinliği, uykuya yatırışı vardı. Delirmeye davetiyesi, delirirken ısınan nefesi, delirdikten sonra çıkılmaz labirentleri vardı. Pencerenin önünde ölen kuşlara, karnımdan çıkan yavrulara, prensesin yediği elmalara dokunan tınısı vardı. Daktilo denen uzva, kâğıt denen canavara, kalemlerin savaşına mecbur kılan bir doğası. Öldüm derken dirilten, kendime yaşamak için bir gün daha verdirten kadifemsi bir şefkati vardı. Yirmi sekizden kırk altıya, yaka paça, soluk soluğa saçımdan sürükleyip getiren: Şiir. Ruhum, bir sonenin dibinde, şarkıya dönüşen dizenin kalbindedir. Sekizinci ölüm dolambacından dolayı iyidir. Çiçeklerimin, bebeklerimin ve kemiklerimin uzun bir seyahate çıkmasına izin veriyorum.”

Peşine düştüm ve onu takip ettim. Sokak başını, cadde sonunu tuttum. Yakaladım kadını. İşte, Mrs. Sexton, ekim ayının ıtırlı bir akşamüstü vaktinde Boston’dan dönüyordu. Üzerinde hâlâ Goucher Collage’daki performans sırasında giydiği uzun, dar, baştan başa düğmeli kırmızı elbisesi vardı. Bir anlamda jokeriydi bu elbise. Şiir okuma gecelerinde çoğunlukla bu elbiseyi giyer, altın sarısı düğmeleri üstten ya da alttan iliklemeyi unutuverirdi. İri kemikli geniş omzundan, yapıştığı vücudun güzel hatlarıyla gururlanarak dökülürdü elbise. Mrs. Sexton, bu kırmızı elbiseyle bir şairden çok, tavşan kürklü film artistlerine benzer, hatta zaman zaman kendini bir film yıldızı saydığından bu elbiseyle büyür, bulunduğu alanı dişil bir esansla kaplardı. Kendini havaalanında karşılayıp Goucher Collage’a kadar eşlik eden heyecanlı üniversite öğrencilerine de yol boyu düğmelerini nasıl iliklediğini gösterip, bazen birkaçını iliklemeyi unuttuğunu anlatmıştı. Şairin elbisesinin tenine değen kıvrımlarından yükselen heyecanla coşmuştu çocuklar. Şiir gecesi ruhani bir havada, sık sık yükselen alkışlara tutunup şiirleri çoğu zaman haykırarak okumayla geçmişti. Weston’daki evinin bahçe kapısına vardığında geceyi bir kez daha geçirdi aklından. Bir eliyle çitlere tutunup başını kaldırdı. “Gökyüzüne baktım ve Tanrı’yı göremedim,” diye mırıldandı. Kırmızı elbisenin eteğini bir eline toplayıp ayakkabılarını çıkardı. Öylece bahçe kapısını geçip eve girdi. Eşya, Mrs. Sexton’u sevinçle karşıladı.

Ardından onla beraber ben de girdim eve. Soyunuşunu, elindeki deftere bir şeyler yazışını izledim. Defterine gizlice göz attım: “Hepimiz papatyalara inanırsak kimse ölmez. Kâğıda fazla mı geliyor artık sözcükler? Ben, bir tepsi dolusu hapla gülünç rolümün provasını fazlaca mı uzattım? Koca salonun ortasında dev bir kadın, omuz başlarından kemikler fırladı fırlayacak. Elmacık kemiklerim, yüzümden sivilce gibi baş vermiş. Gözlerim büyümüş, dudaklarım kocaman. Öpüşmeyi ihmal etmenin sıkıntısı diş aralarıma dolmuş. Aklımı kaçırmaktan ve sabit çizgideki acıdan. Saçlarından yılanlar sarkan deli bir ev kadınından şaire dönüştüğüm yerde duruyorum kımıldamadan. Histeri nöbetlerim büyük kızımdan, kopuşum ve haykırışım küçük kızımdan. Küstürdüm boğduktan sonra herkesi. Ölü şairlerin diyarına taşıdım evimi. Lekeli önlüğüne elini silen garip kadın, bebek bezinden çek yüzünü ve duy sesimi. İçkini ahşap bir tasa boşalt, bir adım öne çık. Söyle, ölümün nasıl da sıcak olduğunu. Bahçedeki papatyaların kuruduğunu. Salem paketinde kalan sekiz sigaram olduğunu.”

Ertesi sabah Louise Conant kahvaltıya geldi. Mrs. Sexton, Louise’in doğum günü için aldığı Tac Mahal’de çalınıp kaydedilen flüt konçertosunu ona hediye edip kahve yaptı. Pencerenin kenarındaki mutfak masasına oturdular. Louise konuşurken Mrs. Sexton, pencerenin önündeki yemliğe konan baştankaraları izledi. Uzun uzun. Kahvesini içti. Yudum yudum. Louise’in sesi kulaklarından uzaklaşırken fincanının dibinden bir baştankara başını uzattı. Mrs. Sexton öptü minik gagayı. Louise kapıdan çıkıp giderken bir elini sırtına koydu. Hafızasında kalsın diye gülümsedi. Mahzun. Büyük.

Masasının üstünden birkaç sayfa kâğıdı çantasına tıkıştırdı. Terapistiyle olan randevusuna geç kalmamak için koşarcasına çıktı evden. Koştuk. Ofisine vardığında yüzü biraz saydamlaşmıştı. Az önce çantasına tıkıştırdığı kâğıtları Schwartz’ın önüne serdi. Bir şiirdi bu. Terapistiyle tanışmaların bir yıla yaklaşmasının kendince kutlaması. İthaf edilmiş mısralar. “Yeşil Oda”yı okudular beraber, ilaçlardan bahsettiler. Mrs. Sexton, kâğıtları çantasına geri koymayı unutsa da, mühim değildi, hepsini ardından topladım. Ama yanından hiç ayırmadığı çakmağını ve sigara paketini doktorun masasındaki papatya dolu kâsenin içine bırakmıştı.

Yürürken beni görmeyip benimle konuşan sesini duyuyordum: “Ölüme hükmedebilirim, sözcüklere hükmettiğimce. Bırakırım o da upuzun bir saç olsun, aksın çayıra. Canım yandığında, elime dolar, kendime çekerim, ölümü gerdanından öperim. Şiir gecelerinde varlığım büyürken, esnerim dağılan zamana. Sesimin gittiği her kulakta kıvrılır, küçük kara deliklerden içeriye girerim. Yönetebilirim gerçeği. Ahengi kâğıda gömer, soluk borularından yumurtalıklara yayılırım. İmrenirim benden önce ölenlere. Şiir müziğe dönmeye başlar sesimde, müzikle zevklenirim. Sen Anne! Görüyorum seni. Tanrıya doğru korkunç bir kürek çekmedesin. Devasa gövdene ipek kumaşlar sarıp, kırmızı ağzında erkekleri yemektesin. Zihninin gerisinde, sarhoş babanın gölgesindesin. Çocukluğuna taktığın adın ardında karanlık anılarına bekçilik etmektesin. Büyükannenin, Nana’nın koynunda yapışkan derinle terlemektesin. Nana’nın kapatıldığı akıl hastanesinin önünde elinde papatyalarla dikilmektesin! Katman katman gökyüzüne camdan bir asansörle yükselmekte. Ey Sen. Köpük saçmasın ağzın ölürken, koluna taktığın ateş dolu sepeti söndür öyle git.”

Mrs. Sexton, öğle yemeği için eski dostu Maxin’le buluşup birkaç lokma omlet yedi. Maxin’e Yeşil Oda’yı, sonra üzerinde çalışsınlar diye Tanrıya Doğru Korkunç Bir Kürek Çekme’yi uzattı. Maxin okudu şiirleri. Mrs. Sexton, onaylanmayı çaresizce bekleyen gözleriyle arkadaşına bakıyor, şiirlerin bu tecrübeli yazar tarafından beğenilmesini hayat memat meselesi yapmış şekilde öylece durup bekliyordu. İçinde anlamlandıramadığı bir tedirginlik olmasına rağmen Maxin, şiirlerin iyi olduğunu söyledi.

“Anne, yazmaya devam et!”


Yazmaya devam et Anne. Son yirmi sekiz yıldır bu emir kipiyle yaşama gücü bulmamış mıydı zaten? Maxin’le saatlerce süren telefon konuşmalarında ağlayıp aklını kaçırırken ya da kahkahalarla şiirinin çok iyi olduğunu birbirlerine haykırırken, bir sonraki güne uyanmak için güç toplamamış mıydı? Gözünün önünde delirerek, soğuk bir hastanenin tek kişilik odasında ölen Nana’nın, zavallılığını her gün bir şiir daha yazarak hafızasından silmeye çalışmamış mıydı?

Delirerek ölmek. İlaçların faydasız kaldığı yerde, terapinin sustuğu o dönemeçte, belki kontrolsüz havada sallayıp durduğu kollarını arkasında bağlayacaklardı. Duvarları yalayacak, bir kâğıt için yalvaracak mıydı? Sonra etiketlenecek miydi hem deli hem yazan kadın diye?

Aklının bacaklarının arasından, doğum yaparken etini yarıp çıkan plasenta gibi yapış yapış kayıp gittiğini görüyordu.

Maxin’e sarıldı. Arabasına bindi. Camdan başını uzatıp uzaklaşmakta olan kadına doğru bağırdı. Maxin duyamadığını anlatırcasına bir elini kulağına götürüp soran gözlerle baktı Mrs. Sexton’a. Üstüne araba camı kapanan, duyulamayan bir veda.

Ama ben duyuyordum. Zihninden konuşuyordu: “Hayatımın odasındayım. Daktilonun kırk sekiz tuşunun sayısına eşit yaşım. Ben orta yaşlı bir cadıyım. Dışarıda dünya savaşı.

İçini dağladığım küllük, vücutların ağırlığıyla çökmüş kanepe; kitaplar, kitaplar, kitaplar.  Halının üstündeki lekeler, günden güne şekil değiştiren. Mavi bir köpek tasması. Buruşuk çoraplar duvarda sallanıyor. Gidip her birinin içine bir şiir koyuyorum. Önümüzdeki Noel için. Kızlarıma. İçi kararmış beyaz kahve fincanı. Saksılardan taşan bitki kökleri. Tozlu pencereler. Baştankaraları beslediğim. Dünyayı şiirle beslediğim. Eşya deviniyor. Yüzüklerimi bir bir çıkarıp parmaklarımdan, masanın üstüne koyuyorum. Boşanmayı, evliliği, yalnızlığı, göbek bağını, göğsümden akan sütü. Kristal bardağa votka dolduruyorum. Üstümdeki ipek elbiseyi çıkarıp annemin kürk mantosunu giyiyorum. Elimde votka bardağı, garaja yürüyorum. Ford Cougar’ımın içine oturuyorum. Bir yudum votka. Bütün kapılar kapalı. Bütün pencereler açık. Ellerime yeniden bakarken parmaklarım gittikçe uzuyor. Bu ellerle mi yazdım onca şiiri, bu ellerle mi tuttum kâğıtları, kızların saçını bu ellerle mi taradım? Buz kesmiş gözlerim. Elektrik mavisi. Nana, seni yaşlı büyücü! Bu ölüm senin gibi ölmemek uğruna sokulduğum sıcacık koyun. Annemin tenine yapışıyorum. Kilise orgunun çarpık tınısında, masallardaki tüm cadıların kazanlarında kaynıyorum.”


Mrs. Anne Sexton, kara kürkünün içinde büzüldü. Kontağı çevirdi. Egzozdan yayılan metalik kokuyu solurken, önce bir sözcük belirdi zihninde. Sonra o sözcük dilinin ucuna düştü. Derken, bir sözcük daha belirdi arabanın camında. Bir harf, bir nota. Çengel bulmacanın boş kutularına tutunurcasına eklendiler birbirlerine. Garajın duvarlarına çarpıp geri döndü soneler. Kürk mantonun ısıttığı deriyi bir müzik sarmaladı. Anne Sexton, bu müziğin içinde yüzerken, bu son soneyi yazabilmiş olmayı diledi. Oradan hemen çıktım. Onu ölürken yalnız bırakmalıydım. Sekizin kıvrak göbeği büzüldü. Sekiz yana düştü. Benim de aklımda soru kalmadı. Bir tek şu şiir: “I have ridden in your cart, driver, /waved my nude arms at villages going by, /learning the last bright routes, /survivor where your flames still bite my thigh /and my ribs crack where your wheels wind. /A woman like that is not ashamed to die. /I have been her kind.”[1]



[1] Sexton, Anne. “Her Kind”. To Bedlam and Part Way Back. 1960.

0
2326
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle