07 TEMMUZ, SALI, 2015

Nice Yaşlara Melih Cevdet

Beş yıl önce bir şiir festivali için Arnavutluk’un sahil kasabası Durres’teydim. Gece, deniz kenarında şairlerle oturuyoruz. Yetmişlerini süren Makedon Bogomil Gjuzel, kulağıma eğilip yarenliğimiz boyunca ilk kez kırık dökük Türkçe konuştu: “Bir sey soracagim, Melih Cefdet nasil, iyi mi?” Öldüğünü söyledim, çok üzülmüştü. Şiirlerini çok severmiş, otuz yıl önce karşılaşmışlar, unutmamış...

Nice Yaşlara Melih Cevdet

Melih Cevdet Anday büyük adamdır. Şairin büyüğü küçüğü olmaz, şair şairdir ama tarihin büyük ve küçük adamları olmuştur. Bu büyük adam da şair diye bilinir genelde. Şairlikse simyacılıktır, nasıl ki simyacılar topraktan altın çıkarır, şair de dilden altın devşirir.

Gerçek adı Melih Cevdet mi? Pek bilinmez. 1979 yılında Unesco genel merkezinde eğitim danışmanlığı yapmak için Paris’e gider. Yaklaşık on ay kaldıktan sonra Ecevit yönetimi düşer, başa Demirel geçer. Ülkeye geri çağrılır Anday. O günlerdeki yardımcısı Yılmaz Mızrak o sisli puslu yılları şöyle anlatır: “Yazışmaları Melih bey imzalıyordu. İlk yazımı imzalaması için önüne koydum, tam imzalayacakken tatlı bir gülümsemeyle bana baktı: ‘Bu, benim sanatçı adım; Cevdet babamın adıdır; adım, Muzaffer Melih Anday’dır’ dedi.”

Pek bilinmez değerli edebiyatçılarımız; değersizler ünlüdür. Anday’ın yapıtları Rusça, Fransızca, İngilizce, Bulgarca, Yunancaya çevrilmiş; Unesco’nun çıkardığı Courrier dergisi 1971 yılında onu Cervantes, Unamuno, Seferis düzeyinde bir edebiyat adamı olarak anmıştır. Ferit Edgü, Şimdi Saat Kaç adlı kitabında, Fransa’da Anday’ın bir şiir kitabını bulduğunu anlatır. Kitabın arka kapağında Neruda’nın şu sözleri: “Nâzım’dan sonra, bir başka büyük Türk şairinin şiirlerini okudum. Bütün gece gözüme uyku girmedi...”

Beş yıl önce bir şiir festivali için Arnavutluk’un sahil kasabası Durres’teydim. Gece, deniz kenarında şairlerle oturuyoruz. Yetmişlerini süren Makedon Bogomil Gjuzel, kulağıma eğilip yarenliğimiz boyunca ilk kez kırık dökük Türkçe konuştu: “Bir sey soracagim, Melih Cefdet nasil, iyi mi?” Öldüğünü söyledim, çok üzülmüştü. Şiirlerini çok severmiş, otuz yıl önce karşılaşmışlar, unutmamış...

Bu yıl Melih Cevdet yüz yaşına basıyor. On yedi yaşıma bastığım gün bir arkadaşımın hediye ettiği antolojide rastlamıştım ustaya, ilk odur. Orada bir şiir, içtiğim ilk biraya eşlik etmiştir:

“Bir misafirliğe gitsem

Bana temiz bir yatak yapsalar

Her şeyi, adımı bile unutup uyusam...

Kalktığımda yatağım hala lavanta koksa

Kekikli zeytinli bir kahvaltı hazırlasalar

Nerde olduğumu hatırlamasam

Hatta adımı bile unutsam”

İnsan gençken hep bir yerlere gitmeyi düşünür... Sonra Zülfü Livaneli’nin Zor Yıllar albümü var. Orada Anı diye bir şarkı. Haydarpaşa’dan üç arkadaş trene binmiştik. Gece boyu düzden dağa geçişlerde, ovaları, yıldızları seyrederken durmaksızın dinlemiştim Anı’yı. “Bir çift güvercin havalansa / Yanık yanık koksa karanfil...” Melih Cevdet’i, yayınlandığı vakit mahkemelere düşüren Yanyana adlı kitabındadır Anı. Savcı yedi buçuk yıl ister. Şair, bu şiiri haksız yere idam edilecek olan Rosenberg’ler için yazmıştır. Bir söyleşisinde bu niyetim mahkemece kanıtlansaydı epeyce yatacaktım der. Geçtiğimiz yüzyılın korkunçluğu hepsi hepsi... Ne diyordu Yağmurun Altında adlı şiirinde:

“Yirminci yüzyılı yaşadım

Parlak suyunda boğulmuş sahipsiz

İnsan yeryüzünde durur, bulutlar

Bulutlar düşümüzde doludizgin

Soylu bir çılgınlıktı gündemimiz”

Melih Cevdet’ten söz ediyoruz, Garip’i anmamak olmaz tabii. En uzun yaşayan, en son ölen Garipçidir o. İlk Garip günlerini bir söyleşisinde Konur Ertop’a şöyle anlatır: “Ankara Lisesi'nde ben 9. sınıftayken Orhan’la Oktay da 10. sınıftaydılar. arkadaşlığımız orada başladı. Şiir sevdalısıydık. Ayrıca Orhan Veli ile tiyatroya meraklıydık. oyunlara giderdik; oynardık da.” Şair, okula eski yazıyla başlamış kuşaktandır. 1928 yılında ortaokula başladığı vakit alfabe değişir. Fakat henüz yeni yazıyla basılmış çok fazla kitap yoktur. Okumayı seven bir çocuk olduğu için bulabildiği eski yazıları okur. Örnekse Halit Ziya Uşaklıgil’in ünlü romanı Aşk-ı Memnu. Şiire, edebiyata düşkünlüğü de bu yıllarda gelişir.

Orhan Veli gencecik ölmezden evvel bir bahar günü verdiği söyleşide, 1946 yılından bu yana sesleniyor; bakın ne diyor sevgili arkadaşı için: “Son zamanlarda Melih Cevdet'i daha çok anlıyorum. (...) senelerdir, durmadan yenilikler peşinden koşuyor. Her şiiri bir tecrübenin mahsulüdür. Melih Cevdet’e çok az şiir söylüyor diyenler o şiirlerin ne ince süzgeçlerden geçirildiğini sezdikleri vakit ne kadar haksız olduklarını anlayacaklardır.”

Anday, Veli’nin dediği gibi “söylediği” bütün şiirlerinde mükemmelliği aramış; arayışını tüm sanat yaşamına yaymıştır. Bu mükemmellik duygusunu kendi denemelerinden birinde şöyle okuruz: “Mozart'ın bir keman konçertosunu birkaç gün arka arkaya dinledim. Sonra onu anladım ve gözlerim yaşardı. Ben müzikten duygulanmam. Müzik duygulanmak için değildir bence. Mükemmel yapıyı anladım, ağlattı beni. Mükemmelliği ağlattı. Sanat eseri bu demektir. Biz duygulandık sanıyoruz; gerçekteyse bizi esir eden o mükemmelliktir.” Sözün en mükemmel haline varmıştır sonunda böylece. Tek dizelik müthiş bir şiiri var, çok severim, adı Güvercin: “Pencerede kopan alkış” Bu kadardır.

Sadece şiir mi yazdı peki bu büyük adam. Değil tabii. O da bütün ustalar gibi çok yönlüydü, bir sorumluluk bilinciyle kendi ışığını olabildiğince dağıtmaya çalıştığı yazının, hayatın her alanına; bir aydın sorumluluğuyla, çok ünlü şiirindeki der ya, tıpkı bir “telgrafçı” gibi... Denemeler yazdı, romanlar, oyunlar... Oyunları müthiştir: İçerdekiler, Mikado’nun Çöpleri, Dört Oyun. Gazetelerde Murat Tek adıyla tefrika ettiği romanlar sonradan yayımlandı (Zifaftan Önce) ya da ötekiler, yeni basımları yayınlanıyor hep. Kötü edebiyat iyisinin önüne geçemiyor bir türlü. Türkçenin bu ender rastlanır güzellikleri ne çok unutuluyor bugün: Aylaklar, Gizli Emir, İsa’nın Güncesi, Raziye, Yağmurlu Sokak.

“Dört kişi parkta çektirmişiz, Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi... Anlaşılan sonbahar Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli Yapraksız arkamızdaki ağaçlar... Babası daha ölmemiş Oktay'ın, Ben bıyıksızım, Orhan, Süleyman Efendiyi tanımamış. Ama ben hiç böyle mahzun olmadım; Ölümü hatırlatan ne var bu resimde? Oysa hayattayız hepimiz.”

Ölümü hatırlatan resimler. Sadece Oktay’ın babası değil, hiçbiri yok bugün. Anıları var sadece. İşte biri: Melih Cevdet ile Çetin Altan yumruk yumruğa kavgalıdır. Anday’ın, ölümünden sonra basılan günlüğünde, Altan’ın gazetede yazdığı şu satırları okuduktan sonra çok mutlu olduğunu okuruz: “Eğer bizde Nobel edebiyat ödülünü alacak birisi varsa o da Melih Cevdet Anday’dır. Çünkü komite bu ödülü artık çok çeşitli dallarda ürün verebilen edebiyat adamlarına layık görmektedir. Bizde de düşünürlüğü, ozanlığı, romancılığı edebi kişiliğinde bulunduran (sağ) ve ödüle layık olan tek adam, Melih Cevdet Anday’dır.”

Bu büyük adamın yüzüncü yaşını, onun koca ömrünün bir sayfası kadarcık bu kısa yazıyla kutlamak istedim. Tam da şu şiirinde söylediği gibi; tam da o kadar, yüz yaşın kutlu olsun Anday:

“Haydi burada öl dediler bana

Ölmek istemiyorum demedim

Demedim ama

Şimdi bilmek istiyorum

Toprak gene bizim zamanımızdaki gibi mi sürülecek?

Tezgâh başında çalışırken

Gene denizde, güneşte mi kalacak adamın aklı?

Biz nasıl olsa öldük.

Artık ne çiçek koklamak.

Ne de ötekine berikine içerleyip

Rakıya sarılmak var bizim için?

Hiç, hiçbir şey kalmadı.

​Bari bizden sonra ne olacağını bilsek...”

0
5692
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle