29 ŞUBAT, PAZARTESİ, 2016

Nazlı Eray ile Bir Rüya Yolculuğu

Rüya Yolcusu, her Nazlı Eray kitabında olduğu gibi, gerçek ile kurgu anılarında da iç içe girip okuru sıklıkla şaşırtmayı başarıyor... Hikâye ilerledikçe, çocukluk hayalleri çoğaldıkça ve geçmiş bugüne yaklaştıkça, yazarın anlattığı her kişi, okurun da akrabasına ya da arkadaşına dönüşüyor sanki.

Nazlı Eray ile Bir Rüya Yolculuğu

Hızır’la ilk kez Nazlı Eray’da “karşılaştım”. Mayıs 2015’te, Ankara’ya gelişimdeydi. Önümdeki sehpaya o çok sevdiğim aşureden koyup masal anlatır gibi Hızır’ı canlandırmıştı gözümün önünde. Çocukluğunun Hızır’ını ise Rüya Yolcusu kitabında keşfettim. Bir yandan biraz korkutan, diğer yandan hayalleri gerçek kılabilen bir Hızır’dı bu, yeşil takım elbiseli, “Sümerbank pabuçlu” Hızır. Babaannesinin köşkünde küçük Nazlı’ya ikinci kocasını bir rüyada gösteren, sağır, dilsiz Işık’a Las Vegas’ta şarkı söyleten ve babaannesinin kilerindeki kahve kavanozunu dolduran Hızır… Müthiş bir hayal gücünün eşsiz bir kanıtı.

Rüya Yolcusu, her Nazlı Eray kitabında olduğu gibi, gerçek ile kurgu anılarında da iç içe girip okuru sıklıkla şaşırtmayı başarıyor. Yazarın “hayat defteri” önümde açık duruyor şimdi, dalgalar gibi bana doğru ilerleyen, fırtına gibi esen, bir etek gibi hafif rüzgârla efil efil uçuşan rengârenk anıları. Rüya yolculuğum daha ilk satırları okurken başlamıştı. Bu kitabı tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, çocukluğumuza has mutluluğun binbir şeklini anlattığı söylenebilir. Bu mutluluksa, gündelik hayatın içindeki küçücük ayrıntılara dayanıyor aslında: Sabahleyin öten saksağanlar, anneannesinin güzel kokan evi, annesinin yemek pişirmediği halde “yaşayan” mutfağı, babaannesinin gül reçeli ve tadını hiç unutmadığı puf böreği. Bu lezzetli kokularının her biri ayrı ayrı mutluluk duygusu yaratmış küçükken Nazlı Eray’da. Çeşitli mutfakları, mutfakların içindeki güçlü kadınları ve onların özelliklerini hatırlarken, geçmiş zaman yeniden canlanmış gibi oluyor. Çocukluğunun bu mutluluğu ve yaşam sevinci neredeyse okuduğumuz her satırdan fışkırıyor: “Öğleden sonra uzaklardan, Kayışdağı’ndan gelen dondurmacı geçecek. İki tane dondurma alacağım ondan. Bir külah vişne bir külah kaymak. Hayat bu benim için. Ne güzel! Altı yaşındayım. Birazdan koynuna yatacağım babaanne.” Üzüntüsünü anlatırken bile neşeli bir havası var Nazlı Eray’ın. Pozitif enerjisinin bulaşıcı gücü olduğu besbelli.

Hikâye ilerledikçe, çocukluk hayalleri çoğaldıkça ve geçmiş bugüne yaklaştıkça, Nazlı Eray’ın anlattığı her kişi okurun da akrabasına ya da arkadaşına dönüşüyor sanki. “Türkiye Son Durak” adlı bir tımarhanede kalan Korman, “Üç İstanbul” dizisini beraber izlediği ve yıllar sonra kuş kılıfında onu ziyaret eden kardeşi Osman, yaşlanmış babası, Las Vegas’ta bir sahnede şarkı söyleyen dilsiz Işık, büyülü kitaplar arasında yaşayan ikinci kocası tiyatro profesörü Metin Bey, bir fırtınaya benzeyen Mustafa amcası, 14 yıldır yanından ayrılmayan Necla, Iowa’da tanıştığı yazarlar Fred ve Rita, şaşırtıcı hatıralar sunan halası, ve şefkat dolu satırlarla anlattığı daha bir sürü insan anılarının kahramanları. Farklı şehirlere ve dönemlere götürüyorlar bizi, Ankara’nın, İstanbul’un, Wiesbaden’in, Capri’nin, Berlin’in, Chicago’nun, Paris’in sokaklarını dolaşıp rüya yolculuğumuza devam ediyoruz. En çok İstanbul’un semtlerini ve vapurlarını anlatırken, bu “eski havanın” özelliğini hissettiriyor yazar: “Başka bir dünya buldum ben vapurların içinde. Eski zamanlardan kalma gölgeler, tanıdıklar, kahkahalar, nane limon şekeri satan adam, lodos hava, sis; hepsi gene vapurun içindeydi.” İstanbul’un nasıl yavaş yavaş uyandığını, Beyoğlu’nun, Balıkpazarı’nın, Kadıköy Çarşısı’nın seslerini, öten kargaları ne canlı anlatıyor Nazlı Eray:

Sağım İstanbul, solum İstanbul, gözümün içi İstanbul, ağzımın tadı İstanbul,
nefesim Göztepe, adımım Beşiktaş, öksürüğüm Tepebaşı, gözümün seğirmesi Tünel Meydanı, gözyaşım Teşvikiye,
kahkaham Bebek, uykum Florya.

Nazlı Eray

Nazlı Eray

Zengin, derin bir kuyu gibi Nazlı Eray’ın anıları: Kah eski aşkları ve sevdiği ölüler ile yüz yüze geliyor, kah Edith Piaf, Marlene Dietrich, Visconti, Callas, Bernstein, Elvis ve Priscilla Presley, Malaparte, Attila İlhan ve Brigitte Bardot gibi ünlülerin bazı sırlarını öğreniyoruz.

Nazlı Eray her zaman kelimelerle dolaştırıyor insanı. Geçen sene yan yana otururken, Elazığ’da çektiği fotoğraflarını göstermişti bana. Sadece birkaç sözcükle şehrin ruhunu aktarmayı başarmıştı. Ben de oraları görmüş gibi olmuştum. Bırakın, Nazlı Eray babaannesinin rolünü oynayıp size de bir masal anlatsın şimdi: “Bana masal anlat babaanne. Uzun olsun. Sonunu duymadan uyuyup gideyim.” Hayat defteriyle gülümsetsin ve ağlatsın sizi. Siz de çocukluğunuzun kokularını yeniden hissedin bu kitabı okurken. Ve son cümleye geldiğinizde, yatağınıza “nur” insin.

0
2783
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle