14 HAZİRAN, CUMA, 2019

"Mutlu Eden Bir Kitap Değil"

Çağına tanıklık eden bir tavrın ağırlığıyla sözünü söyleyen Sultan Komut, ilk öykü kitabı Öte ile okurlarıyla buluştu. Görmezden gelinen gerçeklerin, her anlamda sert izler bırakan duyguların, rahatsız eden yansımaların ve yarım kalmışlıkların etrafından yükselerek bambaşka bir dünya kuran Sultan Komut ile kitabını ve yazma serüvenini konuştuk.

Öte hakkında konuşmaya başlamadan önce yazıyla olan ilişkinize değinelim istiyorum. Sizi öyküye getiren süreçten bahseder misiniz?

Bizim zamanımızda ansiklopedilerden ödev yapılır, sözlükler kullanılırdı. Daha ilkokuldayken atasözleri ve deyimler sözlüğünden rastgele bir sayfa açıp çıkan ifade için kompozisyon yazan bir çocuktum. Liseye geldiğimde iki çeşit günlüğüm vardı: Biri gerçekten günlük olarak yazdığım bir defter, diğeri daha çok duygularımı edebi bir dille ifade etmeye çalıştığım başka bir defter. İlk öykümü üniversitede bir ödev olarak yazmıştım. Hocam öyküyü çok beğenmişti ve belki de bugün öykü üzerine söyleşi yapıyor olma sebebim o öykü ve hocamın beğenisiydi. Hacettepe Üniversitesi Yıldız Amfi’de kaybettim o öyküyü. Elde yazmıştım, tek nüshaydı, asla bulunmadı. Bir gün bir yerde okurum diye aklımdan geçirmişimdir hep. Sonrasında da yazmaya devam ettim.

​Mesleki anlamda ilerleyebilmek için de yazmak zorunda olmam dolayısıyla yazıyla aşk nefret ilişkisine benzer bir ilişki içinde olduğumu söyleyebilirim. 

Öykülerinizi ilk okuduğumda sert bir duygu yoğunluğuyla karşılaştım. Kitap boyunca okurunu huzursuz eden, anlatılan meselenin bir parçası hâline getiren gerçeklerin varlığını hissettim. Görmezden geldiğimiz şeyler sizin öykülerinizin esas sahipleri olmuşlar ve söz hakkı onlarda.

Açıkçası böyle yorumlar beni fazlasıyla memnun ediyor. Tuhaf bulunabilir ama rahatsız etmek memnun etmekten daha önemli bana kalırsa. Daha önce de söyledim, yineleyeyim: Cümlelerimin altının çizilip dolaşıma girmesi, bir nevi aforizma olması değildi niyetim. Mümkün oldukça az kelimeyle, dertleri ortaya dökmeden, o derdin üzerinden ajitasyon yapmadan yazmaya çalıştım. Okur bu cümleyi beğensin değil, okur bu cümleyi okuduğunda yüzünde bir memnuniyetsizlik oluşsun istedim. Rahatsız olsun ve içine dert olsun. Aklına o cümle gelsin, pervasız olduğunu /olduğumu düşünsün gerekirse ama aklında kalsın.

​Görmezden geldiğimiz şeyler bizi mutlu etmedikleri için görmezden geliniyor. Herkesi dâhil ederek imlemeyeyim: Bazılarımızın umursamadığı için görmezden geldiği daha kötüsü görmediği, bazılarımızın ise dile getirirse yara aldığı konular bunlar. Net bir şekilde söyleyebilirim: Mutlu eden bir kitap değil Öte. İçinde gülümseten bir cümle bile yoktur belki. 

Gerçeğin kurgulanarak öyküye dönüştürülmesi ve yazarın bütün süreçleri okurun yönetimine devretmesi oldukça güç bir süreç. Öte’deki öykülerde durum tam olarak böyle. Hâliyle pek çok ilk kitaptan ayrılan bir tarafı da var. Öyküler bitiyor ve okur biraz önce karşılaştığı ne varsa düşünmeye/sorgulamaya başlıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Söylenebilecek her şeyi söylediniz bence. Birçok ilk kitaptan olumlu yönde ayrıldığına dair pek çok yorum aldım. Gönenç duydum. Sanırım bunun sebebi öykülerin yeterince beklemiş, demini almış olmaları. Her yeni okumada değiştirilen, çoğunlukla eksiltilen cümleler. Kitap okunma oranının bu kadar düşük olduğu bir ülkede bu kadar çok kitap basılmasının enteresanlığını da dâhil ederek söyleyeceğim: Temel motivasyonun görünür olma, daha çok tanınma isteği olduğunu düşündüğüm kitaplar, ilk ya da değil, daha çok hata barındırıyor. Öte yıllarca sırasını bekledi ama elbette onun da hatası, acemiliği vardır. O konuda söz hakkı okurundur ve fikirleri başımın üstündedir, katılırım ya da katılmam ama saygıyla dinlerim. Benim söyleyebileceğim şu var ki kitapla ilgili motivasyonum tanınır olmak, çok satmak, çok “like almak olmadı. Sevmeyenler sevenlerden çok olacaktır diyerek çıktım yola, sandığımdan daha çok beğenildi açıkçası. Sahip çıkılma açısından çeşitli sıkıntılar var, bu camianın içinde olmamakla bağlantılı bir konu bu. Çok deşmeden basitçe söyleyeyim: Durduğum yerden ve Öte’nin şimdiye kadar aldığı tepkilerden memnunum. Fazlası için pozisyon değiştirmek gibi bir niyetim yok.

​Öykülerde okura açık kapı bırakmak, oradan girsin istemek pek çok yazarın kullandığı bir yol. Bir okur olarak da o metinleri daha etkili bulurum. Bu nedenle amaçladığım gibi okuru o kapıdan girmeye, düşünmeye yönlendirip, öykünün yaşamaya başlamasına olanak sağlayabildiysem başarmışım demektir. Bu konuda yorum yapacak olan tarafsız okur ve eleştirmenlerdir.

Koku isimli öyküde karşımıza pek çok dipnot çıkıyor. Metinden bağımsız olmayan bu yabancılaştırma efektinin doğrudan ulaştığı nokta, çoğu zaman olduğu gibi açıklayamadığımız gerçeklerin hiç beklemediğimiz zamanlarda yüzümüze vurulmasına benziyor. Yaratmak istediğiniz bu etkinin yaşamda karşılığı var mı?

Dipnotları bütün metinlerde çok seviyorum. Öyküde, şiirde, akademik metinlerde, hatta evden çıkmadan yazılıp masanın üzerine bırakılmış notlarda bile. Koku’daki dipnotlar bir yandan okunulan metnin bir kurgu olduğunu göstererek gerçek algısını kırmak, bir yandan da okuru öyküye yabancılaştırıp gerçeğe döndürmek amacıyla kullanıldılar. Tezat gibi görünüyor ama aslında değiller. Şöyle ki o dipnotlar gerçek hayatın yüzümüze çarpması gibi ama bunu yaparken okuru durduruyor,  öykünün ve okuma eyleminin olağan seyrini bozuyor. Öykünün içine sızan yakın geçmiş, hayatlarımızı ne kadar etkilediğini fark etmediğimiz küçük ayrıntılar gibi. Oradalar, biz onlar yokmuş gibi hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz. Sonra biri çıkıp işaret ediyor: “İşte orada diyor.” İşte orada. 

Kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve yok saymanın her geçen gün artarak devam ettiği bir dünyada Öte’nin kadınlarıyla/insanlarıyla karşılaşıyoruz. Tarihte çıkan ilk aykırı seslerden bu yana, özellikle ilk feministlerden olan Mary Wollstonecraft’tan günümüze değişen ne oldu? Öte, mevcut değişim karşısında size göre sözünü söyleyebildi mi?

Bu, üzerine makale yazılabilecek kadar derin bir konu bana kalırsa. Sadece Öte ile ilgili kısmına yanıt vermeyi deneyeyim. Her edebi metin bir söz söyleme gayretinde olmalı mıdır, emin değilim. Her yazarın bir söz söylemesi gerektiğine inanıyorum ama edebi metinler bunu yapmalı mı tartışılır. Öte sadece bir öykü kitabı. O öykülerde söz hakkı bulunan kadınlar, adamlar, kadınadamlar, çocuklar, yaşlılar var. Onlar dimağları ve kelime hazneleri el verdiğince sözlerini söylediler. 

Alarm isimli öyküde klasik evlilik ve temel aile yapısının ilk evresiyle karşılaşıyoruz. Öyküyü okuduktan sonra Bianet’te yayımlanan Evlendim de Ne Oldu: Alın Yazısı ve Boyun Borcu başlıklı yazınızı hatırladım ve dönüp bir kez daha okudum. Kişisel olanın aynı zamanda politik olduğunu vurgulayan bir girişle başlıyordu yazı. Kendi tecrübeleriniz üzerinden değerlendirecek olursanız, Alarm öyküsündeki döngünün kırılması ve başka bir evliliğin mümkün olduğu düşüncesi ne kadar gerçektir?

Yıllarca evliliğe mesafeli olmuş bir kadın olarak evlendiğim günden beri tek bir gün bile Alarm öyküsündeki kadın olmadım. Kurgu dışı yazılarıma beni dâhil etmeyi severim. (Belki ileride kurguya da dâhil ederim, bilmiyorum. Winterson’a derin bir hayranlık duyuyorum çünkü). Toplumsal normları değiştirmek zaman alsa da bir evin içindeki ya da öncesinden başlayalım iki kişi arasındaki ilişki biçimi, ilişkinin ilk günlerinde başlıyor. Büyük laflar etmeden ilerlemeye çalışacağım, eğer kadın ya da erkek kendi alanını muhafaza etmez, bütün sınırlarının ihlâl edilmesine izin verirse o ilişkide sorun olacaktır. Ben çok şanslı bir kadınım, tanıdığım en iyi insanla evliyim ama bu eşim çok iyi bir insan o yüzden bizim ilişkimiz böyle demek değil. Bu ilişkiyi birlikte inşa ettik. Bu inşa sürecinde birbirimizden çok şey öğrendiğimizi düşünüyorum. Böyle üstten konuşuyormuş gibi oluyor çünkü ekonomik özgürlüğü olmayan, törelerin içinde sıkışmış, babanın egemenliğinden kocanın egemenliği altına giren milyonlarca kadın var ülkemizde. Onlarla benim tecrübem elbette bir değil. Ancak yine de bahsi geçen anlamda başka bir evliliğin mümkün olduğunu biliyor, yaşıyorum.

Akademisyensiniz ve aynı zamanda çeviriler de yapıyorsunuz. Yazıyla ve yaşamla iç içe olmak, edebiyata bakışınıza ne tür katkılar sağlıyor? Bu bağlamda ele alacak olursak edebiyatla mümkün olan bir değişim mümkün mü sizce?

İşim okumak ve yazmak. Ne kadar çok yazarsam- ki bunun için okumak zorundayım- o kadar yükselebildiğim bir işim var. Derslerimin büyük çoğunluğu da kültür, edebiyat ve yazma dersleri. Bu durum öncelikle kendimi sürekli geliştirmeme ve güncellememe neden oluyor ki bu muhteşem. Bunun yanı sıra sürekli gençlerle birlikte olmak, edebiyatın ve yazının onlar üzerindeki etkilerini görmek, hayata karşı duruşlarını gözlemlemek, onlara bir şekilde dokunmak beni fazlasıyla tatmin ediyor, değiştiriyor, büyütüyor. Okuduğumuz, üzerine konuştuğumuz her metinde bahsettiğiniz o değişimi görebilmek için gözlerinin içine bakıyorum. Bazılarının gözlerinde o kıvılcımı görüyorum, bazılarının sözlerinde o değişimi duyuyorum, bazılarının yazılarında o umuda sarılıyorum. Edebiyat değişime olanak sağlıyor, kapı açıyor ama herkesi içeri sokabilmek ne yazık ki imkânsız! O bahsettiğim bazılarının çoğalmasıyla daha umutlu olabiliriz belki. 

Bundan sonra yazacağınız öyküleri şekillendiren zeminde neler var? Bizleri yeni öyküler ve kitaplar bekliyor mu?

Öte’nin öyküleri zaman aldı: Hem bitmek bilmeyen yazma süreci hem de basılıp okur karşısına çıkması bakımından. Bir dosya olduktan sonra dosyanın dışında kalan öyküler oldu, hâlen de yazıyorum. Öykü hep olacaktır. Ancak şu anda üzerinde çalıştığım başka iki kitap var: Biri tür olarak sınıflandıramadığım ama o metnin yazarı olduğunu iddia eden karakterin roman olarak adlandırdığı bir metin, diğeri ise yıllar önce gittiğim ve bir borcum olduğunu düşündüğüm bir coğrafyaya ait bir roman.

Kullanılan kolajlar Frank Moth'a aittir.

0
3120
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle