06 EKİM, CUMA, 2017

“Masalları Hiçbir Zaman Terk Etmedim”

Geçtiğimiz haftalarda raflarda kapağında bir köpeğin bize dik dik baktığı bir kitap yer aldı. Bu kitap, kendisini daha çok yer aldığı dizi, sinema ve tiyatro projelerinden tanıdığımız oyuncu ve yazar Levent Tülek’in ilk öykü kitabı Pitbull’du. Tülek ile çiçeği burnunda öykülerini, edebiyata yaklaşımını ve gelecek projelerini konuştuk. 

“Masalları Hiçbir Zaman Terk Etmedim”

İlk olarak kitabın ismiyle başlayalım isterim. İnsanlar tarafından korkutucu, vahşi ve laboratuvar köpeği olarak bilinen ve ilk hikâyenin kahramanı olan Pitbull. Nedir Pitbull cinsinde sizi çeken, onu bir kahraman yapan şey sizin gözünüzde?

Pitbull, biliyorsunuz üretim bir köpek. Belli dönüşümlerle bu hale gelmiş bir hayvan. Aslında bu cins bizim şu anda yaşadığımız dönüşümü de temsil ediyor. “Bu dönüşüm nereye doğru?” diye soracak olursak, bu biraz daha sertliğe, vahşiliğe, distopyaya gidiş gibi göründüğü için ben bu cinsi insanlığın dönüşümüne benzetiyorum. Bu kadar keskin bir benzetme yapmak da mümkün değil. Aslında tam bu şekilde düşünerek koymadım ismi. Biraz hissi kablelvuku ile oldu. Negatif anlamda çekici geldi Pitbull. İyilikle kötülüktü benim öykülerimin teması. Bu iyilik-kötülük, kent, insan naturasının gittikçe o saflıktan kopması meselesinde çok şahane bir kahraman olduğunu hissettim Pitbull’un.

Zaman zaman hepimiz Pitbull’laşıyoruz aslında. İçimizde anlayamadığımız bir öfke, saldırganlık, umutsuzluk, karışıklık yaşıyoruz, çağın hastalığı bu. Camus, diyor ya “20. yüzyıl korku çağı” diye, bence bu çağ da bir panik çağı. Her şeyi panik içinde yaşayıp, her şeyi çok çabuk tüketiyoruz. Bir şeyler yetmeyince de saldırganlaşmaya başlıyoruz. Biraz bu gibi şeylere işaret etmeye çalıştım galiba. 

Öykülerinizde gündelik olayları ya da bir anıyı fantastik öğeyle buluşturup gerçeküstü bir hale sokuyorsunuz. Neden fantastik bir anlatıyı seçtiniz?

Çocuksu tarafım diyebilirim. Masal okuyarak büyümüş biriyim, hepimiz gibi. Ama ben o masalları hiçbir zaman terk etmedim. O masalsı dünyadan hiç kopmadım ve biraz da o masalların bende bıraktığı etki beni buraya getirdi. Fantastik dünya, gerçeğin katılığından kurtaran bir şey, belki anlatmak istediğim şeyi en iyi betimlediğim taraf o. Farklı, paralel bir dünya. O fantastik dünyayı seviyorum. Bir şey anlatırken bebeğin ağzından ya da köpeğin ağzından konuşmayı seviyorum. Tabii oyunculuğumun getirdiği bir destek de var. Ama kahramanlar benim için biraz masal kahramanı, çocuksu tarafları çok fazla. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Öykülerde yer alan karakterler bir köpek, unutulmuş bir aktris, bir bebek, bir araba tamircisi vs. Olayları kurgularken karakter yaratımınızı nasıl yapıyorsunuz? Sizi besleyen şeyler neler oluyor?

Kenarda, köşede kalmış, ıskalanmış, fark edilmeyen, alışılmış -bebek gibi- karakterlerin benim kahramanım olmasını istedim. Her ne kadar popüler sanatlarla uğraşsam da, zaman zaman kendimi de öyle görüyorum. Çoğu zaman kendimi ötelenmiş, başkalaşmış hissediyorum. Ezik anlamda algılamayın bunu, egom hiç de fena sayılmaz. Bu canlılara dokunmak istiyorum ve fark edilmelerini sağlamak istiyorum. Gittiğim her yerde refleks olarak gözlem yaparım. Bir yerde de birikiyor onlar. Bellek şahane bir şey, bir şey düşünüyorsunuz, bir anda çıkıyor o. Aynı o araba tamircisi gibi. Yıllar önce bir arabam vardı, sanayi sitesi gibi bir yerde böyle bir adamla karşılaşmıştım. Oradan aklımda kalmış. Yaşadığımız dünyaya ait olmalarını da önemsiyorum. Yani fantastik deyince, insanlar hayali karakterler olduğunu düşünebilirler ama benimkiler yaşıyor. Kendilerine ait dünyaları hayal üstüymüş gibi geliyor.

“Flu” başlıklı öykünüzde eski Türk filmlerinden yan karakterleri ve birinin özel hikâyesini anlatıyorsunuz. Bu hikâyede aslında toplumsal utançlarımızdan birini de anlatıyorsunuz bize. Yıllarca filmlerini bayılarak izlediğimiz oyuncuların kendi kimliklerini saklamalarına sebep olan ikiyüzlü tutumumuzu. Unutulmuş, aynı zamanda Ermeni ama Müslümanlaştırılan bir figüranın, öldüğünde dahi bu yalanın devam ettirildiği bir kahramanın hikâyesini. Bu hikâyeyi yazmaya ne zaman karar verdiniz, sizi iten güç ne oldu?

Yıllar önce Beyoğlu’ndan geçerken gerçekten Ağa Cami’nin önünde bir figürana rastladım, göğsünde bir fotoğraf vardı cenazelerde takılanlardan. Önce figüranı, daha sonra da fotoğraftaki insanı tanıdım. Eskiden tanıdığım ama görünce hatırladığım bir insan, yani benim için flu. Aslında hepimiz için flulaşmış. Öykünün bir finali vardı, sildim. Asıl finalde cenazeden döndükten sonra televizyon izliyordum ve eski bir film oynuyordu. Ve orada arkada dans eden siyah beyaz karakterler vardı ve öndekiler net, arkadakiler fluydu. Ben orada o adamı gördüm. Öykünün ismi de o yüzden flu. Hayatımızda flu karakterler çok var ve flu olmayı kendileri tercih ediyorlar. Kendi çalıştığım sektör içinde böyle bir şey yaşadığım için bunu yazmak istedim. Aslında trajikomik bir hikâye. Ben hikâyelerde humora çok önem veriyorum. Kendilerine sorsanız çok da önemsemezler bu hikâyeyi, abartmazlar. Hatta hikâyede de var, “uzatma uzatma” deyip tabutun kapağını kapatması gibi. Gerçekten çok dokunaklı geliyor bu durum. Bunu sadece etnik kimlik değil, tüm kimlikler üzerinden de okuyabilirsiniz. 

Bir yazarın yazdıklarını başkalarıyla paylaşmaya karar verdiği anda o yazılar herkesin oluyor. Siz ne zaman bu öykülerin bir kitap olarak yayımlanmasına karar verdiniz?

Hiç cesur bir adam değilim bu konuda, hatta son derece ketumum. 30 yıl önce bir öykü ödülü aldım, 30 yıl sonra bir öykü kitabı yayımladım. Bunu da cesurca bir hamle olarak gördüm; çünkü öykü çok zor bir alan. Bana “Öykü yazdım, oldu” demek çok iddialı ve korkutucu geliyor. En son çok güvendiğim birkaç kişiye okuttum. Bunlardan biri de yayıncım Deniz Yüce Başarır’dı, bir diğeri Işıl Özgüner. Zaten ikisi beni bu yola soktular, haklarını ödeyemem. Bir de ilk okuyan şair, oyuncu, yönetmen arkadaşım Turgay Kantürk. Turgay, ön edit yaptı. Tabii ki eşim Pelinsu, çok sert bir okurdur. Çok eleştirdi beni. O da bana cesaret verdi. Böyle ortaya çıktı Pitbull.

Gerçeküstü anlatıda bir bütünlük yakalamışsınız. Yazarken bu bütünlüğü korumaya özen gösterdiniz mi, yoksa bunlar yazılı olan öykülerinizin bir konseptte toplanmış hali mi?

Kitabın içinden benim ve editörümün çıkardığı öyküler oldu. Gerçekten kitabın bir dili, bir ahengi var. O ahengi bozacak öyküleri çıkardık. Bir dil, resim üretmek benim derdim ve o resmi bozacak, uyumsuz figürleri çıkardık. 

Biz sizi daha çok oyuncu olarak tanıyoruz. Ama daha önce yayımlanan Lümpen Sözlüğü ve Klişeler Kitabı isimli iki kitabınız daha var. Oyunculuğun ve yazarlığın kendi sınırları içinde özel alanları var. Ama bir oyuncu yazabilmeli, yazar da oynayabilmeli diye düşünüyorum. Sizin açınızdan her iki alanı özel kılan, sınırlayan noktalar var mı?

Evet, var. Oyunculuk popüler bir alan, çok göz önündesiniz. Yazmak eylemi biraz daha gizlilik ister, sakınılmak ister. Yazdığın şeyin ön planda olması gerekir. Burada işler birbirine karışır. Oynamak, yazmaya avantaj sağlamıyor. Benim oyuncu olmam, yazarlık maceramda bana avantaj sağlamadı. Tam tersi şundan korktum: “Ben adam oyuncu, o yüzden de nasılsa okunur diye kitap yazmış.” Öncesinde birkaç kitap yazdığım, dergi ve gazetelerde yazılarım yayımlandığı halde öyle olmak istemedim ki. Diğer taraftan çok ön plandasınız, bu yüzden çok imtina ettim. İkisinin sınırını ayırmaya çok önem veriyorum ben. Ama ikisi de birbirini çok besleyen alanlar. Geçtiğimiz gün biri “Ne kadar sağlam örgüsü var, karakterler ne kadar iyi” dedi. Çünkü karakter geleneğinden geliyorum. Hayatım karakterler üzerine çalışmakla geçti. Bir de tiyatroda, sinema ve dizide kurgu çok önemlidir. Giriş-gelişme-sonuç matematiğiyle çalışırız. Aslında edebiyat çok bağımsızdır bu konuda ve özgür olmalıdır. Ben yine rahat yazdım, rahat okunması sağladı bu da. 

Siz bazı yayınlarda kitaplar üzerine yazılar da yazıyorsunuz. Kendi yazdıklarınıza karşı tutumunuz nasıl oluyor, eleştirirken acımasız oluyor musunuz?

İtiraf ediyorum kitabı dosya halinde teslim ettikten sonra bir daha okumadım. Okuyunca “Eyvah, ben bunu mu yazdım! Eyvah, ben burada ne yaptım” dememek için okumadım. Biliyorum ki sonu yok. Yazarken çok acımasızca davrandım. Başta eşim olmak üzere, editörlerime kadar herkes beni ikna etmeye çalıştı iyi öykülerin var diye. Ben çok sevilen birkaç öyküyü az kalsın çıkarıyordum. Bu normal, özel hayatımda çok titiz ve disiplinliyim. Öyle olması da gerekiyor. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Daha ilk haftaları kitabınızın, ama okuyuculardan gelen yorumlar nasıl oluyor?

Güzel yorumlar, daha olumsuz bir şey gelmedi, elbette olacaktır ama şu ana kadar bir şey gelmedi. Çok tatlı, olumlu eleştiriler aldım, beni çok cesaretlendirdi. Birkaç şey vardı okuyucu bunu görecek mi dediğim ve okuyucu bunu görmüş. Buna çok mutlu oldum. Okuyucu, şahane şeylere dikkat ediyor. Bunu biliyordum ve dili özenli kullanmaya çalıştım. Cümle yapılarından işin matematiğine kadar özenli kılmaya çalıştım. Okuyucu gidip onlarca kitap arasından benim kitabımı okuyorsa bu değerli bir şey olmalıdır diye düşünüyorum. 

Önümüzdeki dönemde sizi yine oyuncu kimliğinizle bir yerlerde görebilecek miyiz? Edebiyat alanında yeni projeleriniz olacak mı?

Edebiyat bitmeyecek ama ardı ardına kitap çıkarma cüretini gösterebilen bir adam değilim. Zaman ne gösterir onu da bilmiyorum. Bir sürü yapmak istediğim şey var, yazmak da çok şahane bir yolculuk.


Oyunculuk olarak da tabii ki tiyatro devam ediyor. Tiyatro benim mesleğim. Onun dışında Afife Tiyatro Ödülleri jürisindeyim. Bu bayağı vaktimi alıyor ama çok keyifli bir uğraş. Bunun yanı sıra Emre Kınay’ın sahibi olduğu Duru Tiyatro’nun da yönetimindeyim. Bunların dışında da birçok proje var ama öncelik edebiyat ve tiyatro. 

0
3557
0
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle