02 TEMMUZ, PAZARTESİ, 2018

İyi İnsanların Tanrısı

Rus edebiyatının önde gelen yazarlarından Maksim Gorki'nin otobiyografik üçlemesine bir bakış.

İyi İnsanların Tanrısı

Maksim Gorki’nin otobiyografik üçlemesinin ilk cildi Çocukluğum dramatik bir sahneyle açılır: Küçük Aleksey, babasının ölüm döşeğinde yattığı odada ninesinin arkasına saklanarak olup biteni anlamaya çalışır. Soluk bir mum ışığının aydınlattığı bu küçük odada annesi yatağın ucuna oturmuş dua eder. Aleksey’in babasının hayata veda ettiği bu dakikalarda beklenmedik bir şey -en azından okuyucunun beklemediği bir şey- olur: Annesi bir anda yere yığılır ve büyük bir acı içinde kıvranmaya başlar. Bir yandan da “Aleksey’i dışarı çıkarın” diye bağırır kadın. Bekçilerin eşliğinde dışarı çıkan Aleksey şaşkındır: Küçük kardeşi dünyaya gelmek üzeredir!

Portrait of Maxim Gorky - Akseli Gallen-Kallela 

Portrait of Maxim Gorky - Akseli Gallen-Kallela 

Çocukluğuna dair bu ilk hatıra Aleksey’in Tanrı’ya ilişkin düşünce ve duygularını şekillendiren olaylar dizisinin ilk halkası olmalı. O düşünceler ki çocukluk yıllarında Aleksey’in başlıca "ruhsal besin kaynağıdır". Çevresindeki dünyayı anlama çabası içinde geçen yolculuğunda daha nice şey görecektir. Babasının ölümünden ve annesinin gidişinden sonra dedesinin evinde yaşamaya başlayan Aleksey, bu dindar evde sık sık inanç, din, Tanrı gibi kavramlar üzerine düşünür. İnanç konusunda dikkatini daha küçük yaşta çeken bir şey vardır: Ninesinin Tanrı’sı ile dedesinin Tanrı’sı birbirinden ne kadar da farklıdır! Biri öfkeli, insanları cezalandırmaya hazır ve bunun için özel bir istek duyan, sert bir Tanrı’dır. Aleksey, hem kendisini sık sık döven dedesinden hem de bu Tanrı’dan korkar. Diğeri ise, yani ninesini inandığı Tanrı, sevgi dolu, insanı yücelten, merhametiyle insanı kuşatan bir varlıktır.

Tanrılar arasında yaptığım bu çocuksu ayrım kuşkusuz çok genel, kaba bir ayrımdı ve bunun o sıralar beni epey kaygılandırdığını, içimi ezdiğini de anımsıyorum, ama dedemin Tanrı’sı bende korku ve düşmanlık uyandırıyordu: Kimseyi sevmeyen, sert bakışlarıyla herkesi izleyen ve herkeste ille de bir eksik, yanlış, günah arayan ve bulan bir Tanrı’ydı bu. Şurası çok açıktı ki, insana hiç inanmıyor, sürekli tövbe bekliyor ve cezalandırmak için yanıp tutuşuyordu.

…Tanrı, daha doğrusu tüm canlıların yakın dostu olan ninemin Tanrı’sı, çevremdeki her şeyin en güzeli, en aydınlık olanıydı… Elbette şu soru da canımı sıkmıyor değildi: Dedem nasıl oluyordu da bu iyi Tanrı’yı göremiyordu?

Aleksey direkt olarak cevap vermese de ben bu anılar toplamını okurken Maksim Gorki’nin yukarıdaki soruya belli belirsiz bir açıklama getirdiğini hissediyorum. Aslında inanç anlayışları arasındaki bu farklılık, dinin veya bizatihi Tanrı’nın ne olduğundan çok, insanların bu kavramlara atfettikleri niteliklerden ve kendi kişilik özelliklerinden kaynaklanmakta. Yani çoğu durumda belirleyici olan insanın karakteri. Mesela, siz iyimser biriyseniz taşıdığınız inanç da bu yönde şekillenecek, çevrenize böyle yansıyacak. Aleksey her gittiği yerde, her tanıştığı insanda böyle şeyler düşünür. Onlarla hayat hakkında konuşurken kapıldığı bu duygu, biraz da müphem bir şekilde, okuyucuya geçer. Orada, 19. yüzyıl Rusya’sında muhayyel bir tanrı kavramının içini dolduran şey o Tanrı’ya inananların kişilik hasletleridir. İşte okuduğumuz bu üçlemenin sayfalarından bir atardamar kanaması gibi fışkıran insan çeşitliliği içinde “o iyi Tanrı’yı” gören de vardır göremeyen de. Kısacası, insanın Tanrı’ya yönelik tutumu -ve tabii buradan hareketle hayata bakışı da- kişinin karakterinde taşıdığı niteliklerden bağımsız düşünülemez.

Gerçekten de Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim adlarını taşıyan bu anılar toplamı boyunca Gorki’nin su gibi akan dili önümüze zengin bir insan panoraması koyar. Aleksey’in yetişme çağında yaptığı işler, tanıştığı insanlar, onca tanıklık, yalın ama içinde şiirsel kalıcılık da taşıyan bir anlatım gücüyle anlatılır: Aşçılar, tayfalar, dini ikon üreticileri, fırıncılar, marangozlar, çingeneler, bekçiler, dülgerler… Hep çalışan, sürekli mutluluğu arayan, yokluk içindeki insanlar. Bu bakımdan, Gorki’nin otobiyografik romanı, bir tür "Rusya’dan İnsan Manzaraları" diye de tanımlanabilir. Üçlemeyi baştan başa kat eden ana izlek ‘emek’ olduğuna göre, sanırım bu yakıştırmaya Nâzım Hikmet de itiraz etmezdi.

Aleksey’in diğer besin kaynağı da merak duygusudur. İkinci ciltte (Ekmeğimi Kazanırken) kitaplardaki dünyayla tanışır ve sanki aniden büyür, olgun bir adam olur. Etrafında olup bitenlerle kitapların içindekileri karşılaştırmadan duramaz. Bu dönemde Aleksey sadece ekmeğini kazanmaz, hayatın özünü anlaması için gerekli olan iç görüyü de edinir. Bunda yukarıda bahsettiğimiz insan çeşitliliğinin etkisi yadsınamaz. Kiracıları Horoşeyo Delo, teknedeki aşçı Smuriy, ateşçi Yakov insanın içindeki gizemi çözme uğraşında Aleksey’in dönüp dönüp okuduğu birer kaynak kitaptır sanki. Yoksa, birer okul mu demeliydim? Ya da üniversiteler? Gorki’nin üniversiteleri…

“Her insan bir öyküdür” şeklindeki bildik söz çok az yerde Gorki’nin bu otobiyografik romanında olduğu kadar karşılığını bulur. Yazar, hayatının bu ilk dönemlerinde tanıdığı insan tiplerini işlerken bize onlarca mikro öykü anlatır. Kimi acıtıcı derecede komik, kimi buruk bir şekilde duygusaldır bu öykülerin. Ve yukarıda yaptığım Nâzım Hikmet göndermesi belki de tesadüf değildir. Benim Üniversitelerim’de rastladığımız şu diyalog iki edebiyatçı arasındaki görünmez bağlantıyı işaret eder gibidir:

Ama İzot daha çok sessizce oturur, düşünür. Uzunca bir aralıktan sonra, göğüs geçirip bir iki kelime bir şey söylerse söyler:
-Vay anasına!..
- Ne oldu?
- Yok bir şey… Ben kendi kedime…
Sonra bakışları kül rengi ufka takılı, yeniden içini çeker:
-Yaşamak güzel şey be kardeş…
Ben de katılırım ona:
​-Evet… Güzel!


Elimdeki kitabın arka kapak yazısında Maksim Gorki’nin “edebiyatta sosyalist gerçekçi yaklaşımın öncüsü kabul edildiği” yazıyor. Yazar, emekçiler için hayatın sertliğini, zorluğunu tüm netliğiyle anlatırken, umuda olan inancını da asla terk etmiyor. Yani “İnsanın hayatı iyiye doğru değiştirebileceğine” dair olan inancını.

Biz de bu yazıyı Çocukluğumun’un kapanışı ile kapatalım. Doğrusu, birinci cilt öyle güzel bir şekilde biter ki onu okuyanlar diğer ikisini de merak etmeden duramaz:

Annemi toprağa vermemizden birkaç gün sonra dedem,
-E, Leksey, dedi, -madalyon değilsin ki seni boynumda taşıyıp durayım…Var git insanların arasına karış…
Ve ben de insanların arasına karıştım.

0
6560
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle