06 HAZİRAN, PAZARTESİ, 2016

İyi Edebiyat Bir Cevaptır Çünkü...

Onur Caymaz'la 'yaratıcı okurluk' atölyesi, edebiyat ve yaratıcı olarak nitelendirilenler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

 İyi Edebiyat Bir Cevaptır Çünkü...

Başımızda yeteri kadar, hatta yeterinden de fazla 'yaratıcı' vurgulu iş var. 'Yaratıcı' olmayan şey yok artık neredeyse. Yazarlık, reklamcılık, düşünce, vb. Bir de sen 'yaratıcı okurluk' çıkardın şimdi, nedir bu mevzu Onurcum?

Haydar ağabey, aslında bu vurgunun karşısında durmak, hatta itiraz etmek için giriştim bu işe. Zira yaratıcı yazarlık diye bir şey olmadığını düşünüyorum. Öncelikle "creative writing" denen şey, yaratıcı yazarlık değil, yaratıcı yazım zira. Biliyorsun bu işin kaynağı da aslında reklamcılığa dayanıyor. Reklam sektöründe bu işe dair ilk dersleri veren insanlar Hulki Aktunç, Haluk Mesci gibi üstatlar... Sonuç olarak mahkemedeki katip de daktilo başına oturup yazı yazıyor, Necati Tosuner ya da Füruzan da yazıyor. Ama katip, birinin söylediklerini tekrar ediyor; yaratıcı bir tarafı yok. Gelgelelim diğer iki usta yazarın yaptığı işe, işte onlar yaratıcı yazım.

Bir de nicedir şöyle bir algı oluştu belki farkındasın. Murat Gülsoy misal, yaratıcı yazar; Orhan Kemal, Haldun Taner yazar... Bu da tabii dünyanın en büyük saçmalıklarından; hem de ancak Türkiye’de yaşanacak türden... Bir Ayışığında Çalışkur  ya da Murtaza kadar yaratıcı metinlere Türk edebiyatında, (pardon bugün Türkçe Edebiyat oldu o da) rastlamak biraz zordur... O zaman ben de dedim ki yazarlık denen iş, öğretilemez. Yazarlık arızadır. Bunu parayla, üstelik çoğu da arızasız insanların satışı üzerinden alamazsın. Gelgelelim okurluk? Okurluk öyle değil. İyi okur dedim, kötü yazardan iyidir dedim. Yola koyuldum. Latife Tekin o sıralar bana, gel bizim Gümüşlük Akademisi’nde bir atölye yap, diyordu; sekiz dokuz ayda, şimdi daha da genişletmeye çalıştığım bu müfredatı toparlayıp bitirdim. İki yıl oldu. İki yılda Ankara, Antalya, İzmir, İstanbul gezinip durdum... İki yüzden fazla katılımcı... Yoğun tempo... Bir sürü insana, kötü edebiyatla iyi edebiyat arasındaki farkı anlatmak ve okur yetiştirmek...

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

İlk Gümüşlük Akademisi Arnavutköy'de başlamıştın sanırım, oradaki ders notlarını görünce çok ilginç bir atölyeyle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştüm. Harflerden sayılara, çeşitli alfabelere kadar heyecan verici bir dizi metin. Neler okutuyorsun, okuyorsunuz, bu okumalar her gruba göre değişiyor mu, yenileniyor mu?

Diyoruz ki sen Tezer Özlü’ye bayılıyorsun kardeşim; fakat Sevim Burak yok ortada! Aylak Adam’ı çok seviyorsun, Atılgan harika biliyoruz ama Albert Camus’nün Yabancı’sından, Mersault’dan haberin var mı, okudun mu? Albert Camus diye bir adam var, Alper Kamü diye ayağa düşürülecek bir adam değil diyoruz. Bayılıyorsun misal Murat Menteş okumaya, sana çok değişik geliyor ama hiç Feyyaz Kayacan okudun mu diyoruz... Kimi sıkıcı şairleri çok cici buluyorsun da acaba hiç Ergin Günçe ile karşılaştın mı hayatında diye soruyoruz. Sadece bu değil tabii.

Ana yapı şöyle. Okumayı dörde ayırdık bu atölyede. Kitaplar var. Kitapların içinde ne var? Cümleler. Cümlelerin içinde ne var? Kelimeler. Kelimelerin içinde? Harfler. Hah! Buradan başlıyoruz, ben ters adam olduğum için harfler, kelimeler, cümleler, kitaplar diye dört oturum düzenledim. Dört oturumda, bu ana başlıkları ağaç gövdesi gibi kabul edip kitaplara, hayata, edebiyata, sanata, müziğe, tarihe, dine uzanıyoruz. Bir okuma listemiz var tabii. Her oturum sonunda, arkadaş madem sen şunlara kötü diyorsun hangileri iyi sorusunun cevabı olması bakımından listemizi dağıtıyoruz, parçalarımızı veriyoruz. İyi edebiyat bir cevaptır çünkü...

Kaç hafta sürüyor, daha sonra ikinci aşama ya da bir üst grup gibi devamı var mı?

Bu dört oturumu, duruma ya da imkânlara göre bazen dört hafta, bazen iki hafta sonu yapıyoruz. Üst grup henüz yok, bir devamı da yok. Olsun isteyenler çok ama vakit meselesi. Bakacağız. Bu arada haber edeyim merak eden için. Yaz boyu İstanbul’da devam edeceğiz bu işe. En yakın tarih 18 Haziran! Başlıyoruz! Beyoğlu’nda. Detaylı bilgiyi bizim www.onurcaymaz.com’dan bulabilir okurlar.

En çok kimler ilgi gösteriyor, hangi şehirler, hangi profil, tepkileri nasıl oluyor, daha sonra iletişimi sürdürüyor musunuz, okuma listeleri mi hazırlıyorsun sözgelimi sonrasında da?

İzmir’de ilgi müthişti. İstanbul’da da zaman zaman çok hoş oluyor. Ankara durgun başlamıştı ama giderek ilgi artıyor. Tepkiler? Hiç olumsuz tepki almadım biliyor musun; herkes öyle memnun ve şaşkın ayrıldı ki atölyeden.

Hatta belirli dönemlerin katılımcıları iyi dost oldu, aralarında kulüp kurdu, her ay bir yazar seçiyorlar. Ay sonunda adada buluşuyorlar. Kahvaltı ediyorlar. Gün boyu o yazar üzerine düzenli seminerler yapıp akşamı balıkçıda bitiriyorlar. Nefis değil mi? Şu yalnız ve sığlığa batmış Türkiye’de bence bir tür örgütlülük üstelik!

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Peki 'yaratıcı yazarlık' atölyelerine niye çakıyorsun durmadan, gerçi ben Gümüşlük Akademisi'nde 'yazı alıştırmaları' yapıyorum, haddimi bilirim ama yine de merak ettim, atölyelerden yazar çıkmaz mı diyorsun? Senin atölyelerden yazar, şair çıktığı oluyor mu? 

Çakıyorum demeyelim de inanmıyorum diyelim, inanmadığım şeye de ilke gereği itiraz ediyorum. Edebiyat dünyamız itirazsızlığa öyle alışık ki arada bizimkiler diken gibi duruyor. Attilâ İlhan ustamdan çok şey öğrendim ama bir şeyi çok iyi öğrendim: İnandığımı söylemek. Sadece ben değil Nobel Edebiyat Ödülü Seçici Kurul Başkanı Horace Engdahl de böyle düşünüyor olmalı ki geçtiğimiz yıl verdiği bir röportaj da bu tarz atölyelerin (hele de bir roman çıkardıktan sonra kendini yazar belleyip bu işi yapanların atölyelerini düşün) batıda edebiyatı öldürdüğünü söyledi.

Senin yaptığın başka bir şey bana kalırsa. Bunca yıllık yazı emeğinde, edindiğin deneyimi paylaşıyorsun sen. Yukarıda adını andığım modern okul, akademi bu işte. Böyle olmalı. Gelgelelim doğuştaki o kıvılcım, mücevher, yazarlık yeteneğin yoksa, atölyelerde, kurslarda falan yazar olamazsın diye tekrarlamak gerek. Az önce dediğim gibi, bu bir arıza meselesi...

Marcel Proust'un Yaratıcı Okurluk adlı kitabının duyurusunu gördüm, kitabı görmedim ama, bu konuda yazılmış kitaplar var mı yerli-yabancı, sen yazmayı düşünüyor musun? 

Benim bildiğim, yazarlığın tanrısının bu isimde bir kitabı yok efendim. Hakkında, Beckett’in Proust’a adadığı kitaptan Rifat’ın yazdıklarına dek epeyce okuma yapmış, tiryakisi bir okuru olarak söyleyebilirim. Yazarın okuma üzerine Prenses Madam Alexandre de Caraman-Chimay’a adadığı bazı notlar var sadece (ufacık bir risaledir) onlar da Notos tarafından Okuma Üzerine adıyla basıldı zaten. Çok da özenli bir işti. Bu ne anlatır bilemiyorum. Yaratıcı Okurluk adlı bu kitabı çıkaran arkadaşlar da oradan etkilenmiş olacak ki tanıtım bültenini Notos’un yayınladığı kitaptan “ilham alarak kopi peyst” edivermişler hemen. Türkiye böyle bir yer oldu işte sonunda. Yazık ki herkes her işi yapabiliyor, bunlar da sonuç. Yazık.

Ben bizim atölyeyi kitap haline getirecek miyim? Hayır. Ama atölyede zaman zaman anlattığım bazı şeyler, verdiğim örnekler daha sonra yayımlanacak denemeler, fragmanlar arasında yer alacak. 

Reklam ajansında çalışıyorsun, kapitalist yaratıcılığın kalbinde yani! 25 yıl reklam yazarlığı yaptığım için bir şair ve yazarın orada yaşadığı çelişkiyi, güçlüğü iyi bilirim. Sen nasıl bilirsin? 

Benim avantajım şu: Ajansta yaratıcı bir iş yapmıyorum, düzeltmenlik bu bakımdan o kadar da yorucu değil. Yani aslında maaşlı çalışan herkes gibiyim denebilir. Üstelik reklamcılık, kapitalizmi algılayabilmenin en güzel yollarından, işin merkezindesin. Bir yandan da o kadar büyütmemek gerek. Manav portakal satıyor, şair şiir yazıyor, reklamcı da reklam yapıyor işte!

Kötü olan şu olurdu: Manav şiir yazsa, reklamcı portakal satsa, yazar da reklam yapsa! Düşünmek gerek.

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Şimdi üniversitelerde yaratıcı yazarlık dersleri var, hatta pek çok lisede de. Lise ve üniversitelerde böyle bir ders versen nasıl bir program hazırlardın ve ne kadar süreli olurdu bu?

Hazırlıkları sürüyor aslında. Bir iki görüşme de var. Zira yetişen yeni kuşakları Türkiye’nin gittikçe içine battığı dinsel, cinsel, kültürel, her boyuttaki sığlıktan kurtarmanın tek yolu eğitimden geçiyor. Kitaptan demiyorum bak, eğitimden geçiyor. Akademi... Akademik olmaktan bahsetmiyorum, akademiden bahsediyorum. Hani şu Platon’un, geometri bilmeyen (yani akılcı olmayan demeye getirmiştir) giremez diye girişine uyarı koydurduğu yer! Akademi. İşin uzmanından aktarılan deneyim. Konusunda uzman olanın, bilenin, bilmeyeni eğitmesi. Yoksa haftada on dört saat zorunlu din dersi alarak kimsenin bir yere gideceği yok, geri veya ileri. Durmak da bana uymuyor.

Bir şiir ödülü aldın yakın zamanlarda, yeni bir kitap mı geliyor?

Şiirler var ama henüz bir kitap ufukta yok. Roman gelecek, denemeler gelecek ama şiir durgun sularda henüz. Yazılan, karalanan, çiziktirilen var ama kitap henüz zor...

Magma dergisinin Türkçe bölümünden sorumlusun, öyküler, gazete yazıları yazıyorsun ve bir de roman, biraz da bunlardan söz edelim. Çok çalışkan ve çok iyi bir yazar ve şair olarak tüm bunları yaptığın için seni yürekten kutluyorum. Peki Nar için yazdığın kitabı ne zaman okuyacağız?

Magma her şeyimiz. Cidden, çocuğumuz gibi, çok severek yaptığım, edebiyat dışı, hayat ve kainat içi, aynı zamanda çok da edebi bir iş. Bir hayat kitabı Magma. Her ay, binlerce okurundan önce benim okumamdan geçip ulaşıyor meraklılarına, tiryakilerine. Gazete yazılarını azalttım. Artık şu dönemden sonra gazetede yazmanın bir şey ifade ettiğini sanmıyorum. Ama güzel sözlerin, hele de bu sözlerin sahibi sensin, öyle önemli ki. Nar için de bir şeyler yazdım tabii. Orada senin izinden yürüyoruz! Fakat çocuk kitabı öyle zor geliyor ki... Cesaret edemiyorum. Sürprizler olabilir.

0
4885
3
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle