12 NİSAN, PERŞEMBE, 2018

İstanbul’u Yeniden Sevmek Mümkün Mü?

Tuğçe Isıyel'in yayına hazırladığı ve 18 yazarın odaklarına İstanbul'u alarak yazdıkları öykü ve alıntılardan oluşan İstanbul’un Sakinleri; evi İstanbul, İstanbul'u paylaşanlarla dost olmuş herkese hediye niteliğinde. 

İstanbul’u Yeniden Sevmek Mümkün Mü?

Yazı, hatırlamanın diğer yanı. Şehir, tüm canlıların içinde yaşadığı yere deniyor. Doğadan hem ayıran hem içine atan. Şehir, acımasız da olabilir, şefkat dolu da. Gerçi bu iki sıfat daha çok insana has. İnsan zihni; özgürlüğü martılara, muhabbeti kumrulara, dostluğu köpeklere atfediyor. Bu sayede kendini de arıyor olabilir pekâlâ.

İstanbul’un Sakinleri (Timaş Yayınları, 2018), bu anlamda şehirde yaşayanlar için iyileşme öyküleri. Bu ayrımı şehirdekilerden yana yapmaktaki gayem, aslında hayvanlarla olan ilişkisini en çok sorgulaması ve yeniden düşünmesi gerekenlerin onlar olduğuna inanmam.

Böyle bir armağanın tek sesten oluşması beklenemezdi doğrusu.
Şehrin hayvanlarına dair yazılan yazılarla ve kitaba verdiği isimle küçük bir hatırlatma yapan terapist ve yazar Tuğçe Isıyel’e kulak verelim. Kitaba katkıda bulunan yazarlarla Tuğçe Isıyel’in yolunun kesişmesi belki de bundan birkaç yıl önce Sabitfikir dergisi için hazırladığı “Edebiyat’ın İyileştirici Gücü”* dosyasına dair satırlarında gizlidir:

“Kitaplar, yüzyıllar boyunca birçok insanın hayatında terapist rolünü üstlendi. Öyle ki, Antik Yunan şehrindeki bir kütüphanenin girişinde, “İnsanın Ruhunun İyileştiği Yer” yazıyordu.“

Bu iyileştirici kitapta kimlerin sesine kulak veriyoruz derseniz, kedilere, martılara, köpeklere, güvercinlere ve onların kendilerini anlatmasına vesile olan farklı yazarlara…

Fotoğraf: Skander Khlif

İstanbul’un topoğrafyası, içinde yaşayan herkes için ayrı. Sevinerek söyleyebilirim ki değişmeyen sakinleri arasında sokak hayvanları da var. Kitabın İstanbul’u ve onun sokak hayvanlarını konu alması ise insanın önce bulunduğu yerle temas etmesinden hareketle doğayla, hayvanlarla, en nihayetinde kendisiyle ilişkisine uzanıyor.

Kediler ise olmazsa olmazlardan. Sevin Okyay’ın Kadıköy’deki kedi dantelinde, Gökhan Akçura’nın Pati’yle ilişkisinde. Haydar Ergülen’in “Kedileri Sevmenin 10 Yararı” öyküsü, insanların kedilere değil, kedilerin insana olan yararından yola çıkarak okuyanı usulca ‘nasıl daha iyi bir insan olunur’a götürüyor.

“Tıpkı insanın severek anlamaya çalışması gibi, ben de okuyarak, yazarak ve daha çok da severek anlamaya, bilmeye, öğrenmeye çalışıyorum." (Haydar Ergülen, Kedi Sevmenin 10 Yararı)

Güvercinlerin kanat çırpışları bulunduğu ortama huzur verir, şayet o sesin duyulabileceği derecede sessiz bir ortamsa… Bu his, içine bazı tür fenalıklar karıştığında işler pek sevimli gitmese dahi, öykülere yansımış. Hayata dair başka incelikleri anımsatmak için, Ali Ayçil onların şehre kattığı kutsiyet havasından, Mevsim Yenice balkon arkadaşlıklarından, Ömer İzgeç ıskalanan avuçlardan, Ethem Baran bir güvercini sahiplenmenin sonuçlarından, Mehmet Said Aydın yutkunabilmekten, Pelin Buzluk parkı yuva bilenlerden yola çıkmış.

Dostluğa yakışan hayvanlardan olduklarından gerek, yalnız bir köpek çoğunlukla insana kendi yalnızlığını sorgulatır, yan yana ikisi ise dayanışmanın güzelliğini hatırlatmaya yeterlidir. Irmak Zileli, sokaklarda olmanın yaşattığı, hatta türdeşlerle olan, ölüm kalım savaşı ile birlikte içgüdüleri ve anıları harekete geçiren kokuları mesele etmiş. Şükrü Erbaş da Tarçın çocukluk anılarına karışmış. Fuat Sevimay ve Mario Levi’nin öykülerinde, hevesle sahiplenilip sıkılınca sokağa bırakılanların aslında ev diye bellediği dört duvar değil, insanlar… Emrah Polat ise, vahşetin ortasına atılan dövüş köpeklerindense sahiplerinin vahşi olduğunu, sahiplerinden gördükleri hastalıklı ilgiyi de konu ederek anlatıyor.

Yaralı martılar Mehmet Güreli’ye emanet. Vecdi Çıracıoğlu, karaya göç etmek zorunda kalanlarını yazmış. Melike İlgün, iki kadının hayvanlara olan farklı bakış açısını damarından yakalamış (Yeri gelmişken sormalı, martılar, güvercinler sevimli bulunur, bakana ilham verirken, söz konusu tavuklar olunca iş değişiyor mu?). Ömür İklim Demir’in martısı tarihten mi, hayattan mı bilinmez tımarhanelik olmuş.

Martı birden, ‘bana anlatılan en güzel hikâye bu, biliyor musun?’ dedi. Çok sevinmiştim, bu aynı zamanda onun iyileştiği anlamına da geliyordu.”(Mehmet Güreli, İyileşince Uçar Gider)

Onların hepsi de günümüzde hızlanarak değişen, dönüşen şehirlerde kendilerine yaşam alanı yaratma derdinde olan, beraber aynı evi paylaştığımız canlılar. Belki şehirlerin daha yaşanır hale gelmesi, içinde yaşayan insanların onu sevmesinden, içinde yaşayanların onu sevmesi ise etrafındaki canlılarla bağını kuvvetlendirmesinden geçiyordur?

Kullanılan fotoğraflar: Bettina GüberLa petite cellule

0
1759
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle