18 MAYIS, ÇARŞAMBA, 2016

İki Şairin Şiir Buluşması

Şair Mustafa Köz ve şair Erkut Tokman, şiir kitapları Rüzgâr Yanığı ve Aramızda Eski Bir Masal üzerinden şiiri, aşkı ve sevdayı irdeledikleri bir söyleşi gerçekleştirdiler.

İki Şairin Şiir Buluşması

Erkut Tokman: Yasakmeyve Yayınları’ndan çıkan son kitabınız Rüzgâr Yanığı bence aşkın tarihini şiirlerle yazıyor. Bu şiirler, hem sizin kişisel “Aşk” serüveninizin mihenk taşlarını belirliyor hem de aşkın bugüne kadar süregelen serüvenine ayna tutuyor, aşkı ve ayrılığı sorguluyor. Ayrıca aşkı tarih, din, mitoloji, doğa, erotizm gibi boyutlarda yeniden anlamlandırarak yeni bir atmosfer yaratan bir yapı var bu şiirlerde. Bazı şiirlerinizdeyse “Aşk”  bir kurtuluş, bir sığınak ve bir “kutsallık” alanı. Bu bağlamda sizce insanın aşkı yitirip yeniden kazanması şiir için nasıl bir anlam ifade ediyor?  Bu şiirlerde olduğu gibi “Aşk”ın başat bir öğe olarak -yeni olmasa da-  şiirde ön plana çıkması hangi gereksinimden doğdu bu kitapta? Onu şiirde de mi yitirdik? Yoksa orada mı arıyoruz? 

Mustafa Köz: Galiba bir sığınak aşk. İki kişinin karanlıkta, el yordamıyla birbirlerini aradıkları bir sığınak… O sığınak, şairin ruhu. Şair orada arıyor “öteki”ni. Arayıp bulduğuysa kendi yalnızlığından başka bir şey değil. O yalnızlığı aşk sanıyor. Bunun için de doyumsuz. Bir aşk doymazı… Bu yalnızlık, şairi besliyor. Yaratıcı yalnızlık demeli belki de aşka. O yalnızlıktan çıkıyor şiir. Şair, aşkı yitirmek istiyor. Yitirip bulmak ve bu gerilimde yeni şiirler aramak… Yine bunun içindir ki aşk şiirlerinden çok, ayrılık şiirleri şairin hayatına giriyor.

Aşkın şair için iki güzel yanı var öyleyse. Önce birkaç aşk şiiri yazdırıyor, sonra da onlarca ayrılık şiiri…  “Rüzgâr Yanığı” da böyle oluştu ama kitabın çoğunlukla aşk şiirleriyle kurulması, önceki kitaplara giremeyen, o kitaplardan kovulan aşk şiirlerinin bu kitapta yerini bulmasıyla ilgili. Tematik bir kitap Rüzgâr Yanığı. Aşk ve ayrılık şiirleri, kitabın omurgasını kurdu. Bir gereksinimden doğması kaçınılmaz kuşkusuz. O aşkları yaşadım, o kırgınlıkları da… Ayrılıksa, Attila İlhan’ın, sevgili Kaptan’ın deyişiyle “sevdaya dahil”di zaten. İkisi de bir yerlerde duruyordu. Ne yitirdim ne de buldum onları. Şiir için kullandım yalnızca.

Siz de “Senden sonra / Ne kalır geriye? / Aramızda bir yalnızlığı / Ayrılıkla değiştiğimizde / Dünya ayrılınca iki yarım küreye” demiyor musunuz Aramızda Eski Bir Masal’da? “Aşk” ve “ayrılık” o iki yarım kürede yüzyıllardır duruyor bizim için. Sizin de kitabınızda en çok kullandığınız sözcük, “yalnızlık” olmuş. Öyle ki aşkla yalnızlığı bile bir tutuyorsunuz. “Kalbimde, üşüyorsam şimdi sensiz de seninle, / Bil ki yalnızlık eşittir sevgiye.” diye yakınıyorsunuz. Attila İlhan’ın deyişiyle “Ayrılık da sevdaya dahil” değil mi yoksa. Aşkta da yalnızsa insan ve ayrılığı düşünüyorsa varlığını nasıl çoğaltabilecek ki? Aşk şiirleri şairi o yalnızlıktan kurtarabilir mi? Rüzgâr Yanığı’nda ben denedim, kurtarmıyor. Siz ne dersiniz? 

E.T: Evet, çok haklısınız. “Aşk” zor bulunan bir şeydir. Az bulunan şeyler değerlidir ve az bulundukları için çok talep görürler. Bunun için de “Aşk” sözcüğü dilimizden düşmez. Gerçek aşk nedir? Kime neye karşı hissedilir ve yaşanır, pek göreceli bir kavram. Genel anlamıyla kadın-erkek arasında yaşananı ele alırsak: Onu bulanlar şanslı mıdır? Çünkü “Aşk” ın içinde de hep bir “yalnızlık” vardır. Bana göre her şeyin içinde bir “yalnızlık” ve “boşluk” gizlidir, canlı cansız.  Bu yalnızlık ve boşluk aslında insanın kendini yeniden üretmesi, yapılandırması, yaratması için sonsuz bir alandır. Onun için yalnızlığımızı sevmeliyiz ve onu üretmeliyiz. Dolayısıyla önce kendimizi sevmeli ve kendimize âşık olmalıyız tabii bunu “ego” ve “narsist” bir sevgi ve aşk olarak görmeyelim. Her şey kendi doğru ölçüsünü içinde, özünde taşır, denge dediğimiz şey. Kişinin özgürlüğü de buradan başlar yol almaya. Şiir de buradan başlar. Atilla İlhan üstadımıza öykünmeyle şöyle diyeyim: “Yalnızlık da sevdaya dahil.”

Şiirler maalesef o yalnızlıktan, “Aşk” yalnızlığından bizleri kurtarmıyor. Rüzgâr Yanığı da böyle, okudukça, yazdıkça bu aşk şiirlerini, yaramız hafifliyor belki ama hiçbir zaman tam iyileşmiyor sanki yanılıyor muyum? Ben Aramızda Eski Bir Masal’da çok soru sordum. Belki de yaralardan dertlerden kurtulmak için sordum, başkaları da belki sorar diye. Soru soruyu açar. Hatta “?” işaretinin de başlı başına bir şiir olabileceğini kitabınızdaki başlığı “?” olan ve adının konmasını istediğiniz şiirinizin son satırını okuduğumda anladım. Soru işaretinin aşkta ve şiirde yarattığı nasıl bir “paradigma” var, sizce ve bu “paradigma”nın şiire kattığı ne olabilir?

M.K: O şiir, sevgiliyi de şiirin içine almak için yazıldı. Sevgili, bir “güzelleme”yle hoş edildikten sonra ondan şiirin başlığını koymasını istiyor şair. Paradigmayı şair yaratıyor, sevgili de bu paradigmaya ortak oluyor. İki özne var, âşık” ve “mâşuk”. Kışkırtıcı olan şair ama bu şiirde. Paradigma ne katıyor şiire? Önce bir belirsizlik… Şiire başlığı okur da verebilir. Sonra bir buluş… Okur, başlığın tarifinden kurtuluyor ve “isimsiz” bir şiirle karşılaşıyor. Daha çok plastik sanatlarda kullanılan bir tekniktir bu. Bunu denemek istedim.

Şiirin üstünde  (?) işareti de olmayabilirdi. Boş bırakabilirdim orayı ama soru işaretinin kışkırtıcılığından yararlanmak istedim. Şiiri okurun tamamlamasını istedim. Bu şiire bir başlık konursa paradigma da tamamlanacak demektir. Aramızda Eski Bir Masal’daki şiirler de soru soran şiirler, bir arayışı sürdürüyor durmadan. Bunun için de epik özellikler taşıdığını söyleyebiliriz. Ancak bütün şiirler tek ve can alıcı soruya bağlanıyor sanki: “Sahi biz böyle nereye?” diyorsunuz. Bir şiirinize de bu adı vermişsiniz. “Saatler” şiirinizde de bu dizeyi biraz değiştirerek “Bu zaman, bizle böyle nereye?” diye sormuşsunuz bu kez. Arif Damar’ın bir dizesi vardır. “Bir şair kendinden başka nereye gidebilir ki?” diye sorar şair. Elbet şair önce kendine gider ama sizin sorunuz daha açık. İnsanı götürmek istediğiniz yeri biliyorsunuz sanki. Şiirin insanın esenliği için bir araç olabileceğine inanıyor musunuz? O yer neresidir?

E.T: Bir bakıma toplumun ve insanın vicdanıdır da şiir. Şair bir çağın, bir dönemin içinden geçip giderken, bu süreci sorgulamak da zorundadır. İnsan soru sorar aklın bir gereği olarak. Dolayısıyla ben de şiire bu sorgulamayı taşımayı seviyorum ama bunu bilinçli olarak da yaptığım söylenemez. Benim yazma serüvenimin doğallığı içinde gelişen, kendiliğinden bir oluş bu ve evet tespit çok doğru “Sahi biz böyle nereye?” tam da aslında bağlanılan tek can alıcı bir soru, bu sorudur. Kitaptaki “Neyin şoförüsün sen ey insanoğlu, bu yanlış yolda kazazede?” de aynı soruyu çağrıştırır; belki pek çok diğer soru da.

Gittiğimiz istikametle ilgili ciddi kaygılarım kendimi bildim bileli var: bireysel, toplumsal, dünyasal… Şiir bu kötü gidişe dur diyebilir mi? Şiirsel bilinç, sanatın işlevi, yeni bir toplum, birey ya da dünya kurmaya ne kadar yardımcı olabilir? Devrimsel bir idealdir bu. Bunu ben de tam bilemiyorum ama şuna hep inanmışımdır: Şiir aydınlatıcıdır, şiir bilinç ve uyanıştır; duygusal ya da zihinsel. Şiirin gerektiğinde toplumsal bir işlev kazanabileceğine, toplumcu şiirin hâlâ yaşadığına ve şekil değiştirdiğine de tanık oluyoruz.

Ben Rüzgâr Yanığı’nın aşk şiirlerini okurken de pek çok açıdan aşkın gözünden yaşadığımız toprakları, bir ülkeyi, ülkemizi görüyorum. Siz burada bazı olağan değişen ya da değişmeyen ama hep olagelen bazı gerçeklikler üzerinde aşkla yürürken; var olan bu gerçekliklerden hoşnutsuz bir şair olarak belki de “acılı”  toplumun çıkmazları üzerine yeni bir ülke hayali kuruyorsunuz. Bu noktada derdimiz ortak, birleşiyoruz. Bu nasıl bir yeni gerçeklik? Sığınılan -hayalî ya da masalsı- bir alan mı? Yoksa sorgulamaya açık, bugünü değiştirmeye yönelik ama aynı zamanda ütopik bir yanı mı var bunun? Aşk ile ülke arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz?

M.K: O yeni ülke, keşke “aşk” olabilse. Aşk da bir savaş durumudur ama yeryüzünün şu kana kesmiş acımasızlığının yanında onun yıkıcılığının sözü mü olur? Evet, “acılı” bir toplumda yaşıyoruz. Acılı bir dünyada diyelim. İnsanlığın acısı, benim acım. Aşk, bu yeryüzü acısından bizi kurtarıp nasıl oyalayabilir ki? Masalsı bir alan değil şiir. Gerçeğin ta kendisi! Ütopik değil, kalbimizin uzanabileceği kadar yakınımızda. Sorgulamaya açık olduğu doğru. Ancak o zaman bize bir şeyler öğretebilir. Her aşk, bir gemici dürbünü gibi uzağı gösterir bize ya da bir çiçek dürbünü gibi ona baktıkça başımız döner, ruhumuz dünyanın bütün renkleriyle boyanır. O aşk ülkesinde de acı vardır ama bu acımasız dünyanın insana, insanlığa ettiğini bilmez miyiz?

Rüzgâr Yanığı’nda da önceki kitaplarımdaki gibi diken yaraları var. Huzursuzum. Aşkın tatlı rüzgârı da avutup serinletmedi beni. Bu yüzden aşkı, rüzgâr yanığıyla simgeledim. Rüzgâr yanığı, güneşten tehlikelidir. Güneşi görürsünüz ve ondan sakınmayı bilirsiniz ama rüzgâra karşı korunmasızız, o ağır ağır yakar. Rüzgârın gövdenizde açtığı yarayı çok sonra anlarsınız. Aşk da böylesi bir rüzgâr yanığıdır işte. “Senden Sonra Aşk”, “Bir Boşluktan Arda Kalanlar” şiirleriniz de bu rüzgâr yanığından sonra yazılmamış mı? Bir boşlukta dolanıp duran rüzgârların yanığıyla… O soruyla başlayan şiiriniz pek de umutlu görünmüyor. Kara kamuya sitem ediyorsunuz. Yabancılaşmayı gösteriyorsunuz. Şiir, merhem olabilir mi insanın bunca kırılıp örselenmişliğine?

E.T: Umutsuz gözükse de umudum hâlâ var. Bu dünyada yaşayıp da örselenmemek mümkün mü? Şiir sanatı, genel anlamıyla sanat, bir aynaysa topluma, bireye, dünyaya tutulmuş, o aynada kendine bakmak isteyenler çıkacaktır elbette. Umudumuz budur. Herkes için değişim kaçınılmazdır, yaşadığımız sürece. Önemli olan bu değişimde insanın vicdanıyla baş başa iyiden yana tavır alması, dünyadaki bütün dengesizliklere, adaletsizliklere, akan kana, kişisel, toplumsal ve doğasal yıkıma vb. pek çok olumsuzluklara karşı “tutmayacağını” bilse de Nasreddin Hoca misali, “Ya tutarsa!” deyip göle bir kaşık maya çalması gerekmektedir. Benim yaptığım da budur. Bu maya görülür ya da görülmez ama en azından rengi fark edilir, ilgi ve merak uyandırır. Bu dille de yaratılan bir umuttur aynı zamanda. Türk dili Dağlarca’nın dediği gibi bizim “bayrağımız”, baktığımız ise yerler ve gökler... Biz şairlerse ikisinin arasında bir ruh işçisiyiz. Biz acaba dilin sadece görünür alanında çalışıp onun sınırlarını mı sorguluyoruz? Ya dilin görünmez alanında neler oluyor? “Rüzgâr Yanığı” şiirlerinde de yer yer bu alana adım atıp çıktığınızı görüyorum ya da seziyorum ama orada çok kalmıyorsunuz? Şiir dilin görünmez alanını daha zengin ve işlevsel kılmalı mıdır? Yoksa bunun sınırları mı olmalıdır?

M.K: “Şair, insanın görünmez yüzü.” diyor Saint John Perse. Şiir de dilin görünmez yüzüdür aslında. Gündelik dilin ödünç alınmış sözcüklerinden çıkan şiir, insanın görünmez yüzüne, ruhuna bakar. Oraya siner. Sözcükler, şiire girdikten sonra kavramların olağan görüntülerini unutturur bize. Çağrışımlar, mecazlar, imge şiirin görünmez, duyumsanır alanlarıdır. Şair, orada gezinmesini ister okurun. Öyleyse bu alanı zengin ve çarpıcı kılan şairler, şiirin sınırlarını da genişletirler. Sınırı olmamalı bu çağrışım zenginliğinin. Ancak şiiri sadece çağrışıma ve imgeye tutsak kılmak da doğru değildir.

“Görünmez alan”da ne kadar kalacağını şair bilmez. Şiir gösterir o alanın yolunu. Şiirin teması da belirleyicidir kuşkusuz bu gezintide. Bazı şiirler, şairinin o karanlık alanda fazla gezinmesini istemez. Açık ve temiz bir dil ister. Pencereleri, perdeleri sıkı sıkıya örtmez. Bazı şiirlerse kuyunun dibinde yazılıyor gibidir, asla ışık istemez. Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri ile Neruda’nın Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı’sını düşünelim. Hangisi kuyunun dibinde, hangisi ışıklı bir avluda yazılmıştır? Rüzgâr Yanığı güneşli avluların, ev içlerinin, kervan yollarının ferahlığını istedi. Dilin sınırlarını bunun için zorladı. Sizin “Aramızda Eski Bir Masal” da, “Dünyada çoktu böyle beni savuran rüzgârlar size / Sesimi bıraktım aranıza: Bir masal, kuytunuza”  dizeleriyle açılıyor. Bir prolog gibi dursa da şiirlerin özü sayılabilecek bu iki dize, “şairin bu dünyada bulunma hâli”ni de söylüyor. Bu dünya, bir masal sıcaklığıyla, içtenliğiyle anlaşılabilecek bir yer değil kuşkusuz. Şiirler de böyle diyor. Kitabın adını Aramızda Eski Bir Masal koymuşsunuz ama dert edindiğiniz şey, daha çok dünyada bulunma hâli ve dünyanın acımasızlığı gibi görünüyor. Bu dert mi yazdırdı bu “gerçekçi masalı size? 

E.T: Tam da öyle sevgili Mustafa Köz, evet bu gerçekçi bir masal. Bu dünyada bulunmanın getirmiş olduğu dertler insana bir yaşama sanatı ustası olmayı öğretiyor. Hele bizim gibi toplumlarda bu daha da çetrefil bir edim... Yıllardır aşamadığımız sorunlarımız var ve düşünen bireyin toplumsal yaşamla süregelen etkileşimi, bir aydın olma, direnme, değiştirebilme, dönüştürebilme sorumluluğu var. En azından bunlara dair bir umudu var. Bu açılardan bakıldığında, bu kitap topluma ve insana ve tabi ki kendine bakan bir şairin gözünden “benler” ve “ötekiler” arasında kurduğu bir dil ve şiirlerdir ve masalın imlediği de bu bakışın gerek toplumsal gerekse kişisel-benin ya da ötekinin-bir yansımasıdır.

Belki damdan düşer gibi olacak ama ben buradan Rüzgâr Yanığı ile ilgili kafama takılan başka bir konuya geçeceğim izin verirseniz. Kitaptaki şiirlerinizde Müslümanlık ya da Yahudilik bağlamındaki göndermeler, motifler ve imgeler, Hıristiyanlığa ait olanlardan daha az bu kitapta, bunu fark ettim. “Kutsal’ı neden daha çok Hıristiyanlık motifleri üzerinden imlemeyi tercih ettiniz? Bunun özel bir sebebi var mıydı?

M.K: Bunu hiç düşünmemiştim doğrusu. Özel bir nedeni yok öyleyse Hıristiyanlık motiflerinin kullanılmasında. Ancak İncil’deki hikâyeler, ilgimi her zaman daha çok çekmiştir. Daha dünyevi görürüm o hikâyeleri. Belki bu okumalarım, bilinçaltımı oraya götürmüştür, bilemiyorum. O hikâyelerin anıştırmasıyla şiiri kurmak, şiiri güncelle ilişkilendirmek istemiş olabilirim.

Güncellik dedim de ben de o zaman tekrar şu yabancılaşma konusuna dönmek istiyorum:  ”En son ne zaman ben bu dünyada yaşadım?” diye soruyorsunuz bir şiiriniz de yine. Sözünü ettiğim, şiirlerinizin de iskeletlerinden olan bu yabancılık, size de bulaşmış gibi. Bu soru, misafirliğe giden, yatağını yadırgamış bir komşunun tedirginliğini göstermiyor mu? Kitabın aşk şiirlerinden “Senden Sonra Aşk Vardı” şiirine bile sinmiş bu tedirginlik. Diğer şiirlere de... Bir temayı bütünlemek için özellikle mi böyle bir yapı-anlam oluşturdunuz? Sanki ardı ardına yazılmış şiirler? Yanılıyor muyum?

E.T: Evet. Bu şiirlerin içinde toplumun ve bireyin yabancılaşması kadar onun bir parçası olarak benim de onlara ve kendime yabancılaşmam vardır. Bana da bulaşması kaçınılmaz bir hastalık bu “yabancılaşma”. Aynı zamanda “sanatın” ve “şiir”in de bir sorunsalı, şiir de “yabancılaşmalardan” doğmuyor mu çoğu kez? Evet, tedirgin olduğum doğrudur. Bu dünyada “misafir” ve “yolcu” olduğumun farkında olarak, yaşadığımız, tanık olduğumuz olaylardan tedirgin olmamak mümkün mü? Yaşama sanatı da aslında kendimize bir huzur adası bulabilmek için oluşturduğumuz bir olgudur.

“Şiir” de o adalardan biri, belki de en önce gelenidir benim için. İlk olarak “Sahi Biz Böyle Nereye?” şiirini yazmıştım ve yazdığım ilk andan itibaren bu şiirin birbiri ardına gelecek bir dizi şiirin başlangıcı olduğunu sezmiştim çünkü ruhumda “Sahi Biz Böyle Nereye?” sorusunun cevabı bitmemişti ve bir şiir, bir yara, bir sorunsal olarak devinmeye devam ediyordu. Belki altı aylık bir süreç içinde aralıklarla ruhsal sancılarla bu şiirler peşi sıra doğdular. Bir temayı bütünlemek için zorla yazılmadılar ama hepsinin birbirini bütünlediği doğrudur ve bunun böyle olacağını hissetmiştim ta en başından; dolayısıyla hepsi bir bütünün parçaları oldu sizin de tespit ettiğiniz gibi. Bense kitabınızın şu “ikilikler” kısmına gelmek istiyorum: Bu “İkilikler” bizi daha çok düşünmeye zorlayan, bazı derin göndermeler, sorgulamalar içeriyor. Bunu gerçekten sevdim. Şu “Cennetten Kovuluş” meselesine gelirsek: “Anadolu şiiri Karacaoğlan da olmasa bir daha cennet yüzü göremezdi “ diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

M.K: İşte, Müslümanlık simgelerini de kullanmışım. O ikilik şöyleydi: “Adem’le Havva’yla cennetten kovulmuştur Anadolu şiiri / Karacaoğlan da olmasa bir daha cennet yüzü göremezdi.” Şiirimiz utangaçtır bizim. Çıplaklığın sere serpe göründüğü yer cennet değil midir? Adem’ in önünde bir incir yaprağı, Havva’nın önünde bir incir yaprağı… Şiir tarihimize baktığımızda bu cesareti gösteren çok şair göremeyiz. Bu rahatlık Karacaoğlan şiiriyle gelmiştir şiire. Aşk da erotika da onun şiirinin kurucusudur. Sonra kim var? Aklımıza bir isim geliyor mu? Çok çok Cemal Süreya… Lokman Şair’e “aşk şairi” sıfatını yakıştırmamızsa yanlış olur. Evet, “Üvercinka” böyle bir kitaptır ama şairin sonra söylediklerine ne diyeceğiz? Gelir geçer ders kitabı bilgileridir bunlar.

Şairlerin hayatları, kimi kitaplarına tutsak edilemez, değerlendirmeler böyle yapılamaz. Ama Karacaoğlan için söyleyemeyiz bunu. Tepeden tırnağa aşka kesmiş bir şiirdir onun şiiri. Bu “ikilik”teki gönderme de bunun içindi.  Şiirin ayıbı günahı olur mu? Şairler artık daha cesaretli olmalılar. 17. yüzyıldan gülüyor bize Karacaoğlan.

Bense size şunu sormak istiyorum: Şiirlerinizde ”yalnızlık”la beraber, “zaman” da baskın kavram: “Zaman” derken “zamansızlığı” da göstermek istiyorsunuz. Milcho Manchevski’nin Yağmurdan Önce filmi, “Zaman asla ölmez ve çember yuvarlak değildir.” diye başlar. Zaman, sonsuzluğa gider durur. Çember de döner durur. Bruegel’in Zaman ve Çember tablosunda olduğu gibi şiir de bir ıssızlık hâli midir, diyeceğim ama şiirlerinizde öfke de var. Söylemek istediklerinizi ağız dolusu söylemek için mi şiirlerinizi uzun ve uzun soluklu kılmışsınız? O yalnızlık, o yabancılaşma, o aşk, “Kursak da kurmasak da artık saatlerimizi” dediğiniz, bir akbaba gibi tepemizde bir leş yiyici gördüğünüz o zaman, “Ne kalır zamandan geriye? Zamansızlık mı?” diye sorduğunuz o zamansızlık daha az sözle anlatılamaz mıydı?

Erkut Tokman ve Mustafa Köz

E.T: Evet. Anlatılabilirdi. Kesinlikle. Bu benim de kendime sorduğum bir şey. Hatta bazı şairler az sözcükle kısa şiir yazmanın ustalık gerektirdiğini söylerken bazıları da tam tersini düşünmüşler. En az sözcükle, daha kısa şiir yazmak! Son dönemlerde nerdeyse hiç böyle yazmıyorum. Yazarsam da şaşırıyorum. Ama bütün bunların dışında şiir yazarken genel pratiğim şudur: Şiirin uzun ya da kısa olmasını hiçbir zaman tasarlamam. Şiir içimde uzunluğu kısalığıyla durur, geliştirerek kendiliğinden oluşur. Bunu bir şiir sorunsalı olarak görmüyorum.

Çok sözcük ya da az sözcükle ifade edilmesi, yukarda da değindiğimiz dilin görünür ve görünmez alanına bir göndermedir dolayısıyla uzun cümlelerle anlatımcı olmakla, az sözcükle dilin ve imgenin görünmez alanına çağrışım yapmak bence şiiri kurmakla ilgili bir tercihtir. İki şekilde de şiirler yazdım. Yazmanın özgürlüğü de bana göre burada yatıyor. Kendini sınırlamamakta. Bu anlamda uzunluk ve anlatımcı yapısıyla belki bu şiirler İkinci Yeni’ye yakın gösterebilir; söylem ve sesçil özellikleri açısından farklı olsalar bile. Zaman ile zamansızlık arasında tercih yapmakta böyle bir şey: Zaman “anlatımcı” “dikte” edici iken “zamansızlık” günlük yaşama ve akla görünmez, ruha ve onun uzamına görünür. Akılla zamansızlığı ya da sonsuzluğu ne ölçüde kavrayabiliriz?

Ben zamanın içinde ne kadar özgür olabileceğimizi sorgulamak istedim. Burada zamansızlık-sonsuzlukla çokça koşut-belki de ta kendisi. Zamanın olmadığı bir yaşamı kaç kişi “zamanı çarçur etmenin, boşa yaşamanın” dışında deneyimlemişse bunu anlayacaktır ve tabi ki “Aşk” gereksinimi de bunlarla koşut çünkü onda da zamanın dışında olan ve bizi özgür kılan bir şey var. Bunun için belki de sizin de  şiirlerinizde başlangıcından bugüne hep “Aşk” başat bir öğe olarak yaşadı, büyüdü ve gelişti. Belki de bu kitaptaki şiirlerle -ki bence öyle- doruk noktasına ulaştı. Peki “Aşk”ın ve insanın doğasında onun ayrılmaz bir parçası olarak var olan, “Erotizm ”e ne demeli? Karacaoğlan’ı açıklarken bir nebze cevabını vermiş oldunuz ama sizin için şiirde yeni bir alana adım atıyorsunuz bu kitapta -yanılmıyorsam- Mahreminizi okuyucuya cesaretle açan ama bir o kadar da şiirsel, kutsal, aşkla kuşatılmış, mitolojik bir erotizm bu. Türk şiirinde “Erotizm” in nasıl bir yeri var sizce? Bu bağlamda “Erotizm” toplumsal olarak Türk şiirinde nasıl bir işlev kazanabilir ya da kazanmalı mıdır?

M.K:  Saptaman doğru. Aşk hep baskın öğe oldu şiirimde. İlk kitabım Ay Düşü’nde aşk, bir iki şiirle de olsa yerini buldu. İkinci kitabım Su Resimleri’ndeyse siyasal dönem panoramasına oturtulan bir aşk vardır. Nehir şiirdir Su Resimleri ve saf bir aşkı kırık dökük yaşamış iki insanın acılı hikâyesidir. Sonrasında bütün kitaplarımda ya tek tek ya da kitapların bölümlerinde aşk kendine yer açtı. Rüzgâr Yanığı’nda da bu alan kitabın kendisi oldu. Mahremiyetimi kimseye açmadım. Aşk da cinsellik de herkesin bildiği şeyler çünkü. Yaşadığımı yazdım sadece.

Sizin kitabınız da ise başka bir sorunsalı daha gözlemliyorum: ”Kapılar” şiirinde değindiğiniz gibi “İçerisi kalabalıktı ama ne kadar az insan...” diyerek ”İnsansızlaşma”dan söz ediyorsunuz. “Çaresizliğinde insan insana gardiyan!” diyorsunuz. Şiir, insana, insanlığa iyiliğin kapısını açabilir mi? Şiiriniz bunun için ne yapıyor, yeni şiirler ne yapacak? 

E.T: Evet. Ben şeffaf kapılar istiyorum. Ruhlarımızla diğer ruhların evine serbestçe gireceğimiz. Anı, bellek, deneyim ve bilgi ise aklımızın taşıdığı bir hazine sadece. Bedensel ve fiziksel gerçeklikler, maddecilik, hazlar ve gündelik zevkler bizi sınırlayan şeyler ama hepimiz az ya da çok bu tuzağın yakınındayız. Kimse saf bir bilge değildir bu çağdaki varsa da inzivaya çekilmiş ya da toplumdan uzaklaşmıştır; hatta delidir belki de insanların gözünde. Evet, insan insanın gardiyanıdır ama bazen bunun tersi de doğrudur bir insan diğerini daha özgür kılabilecek bir örnek teşkil edebilir de.

Bu şiirlerde insan olmaya doğru evrimleşen bir yapıya değil de maddecilikle, küreselleşmeyle, teknoloji karşısında köleleşmeyle insanlığından kaybeden benliğe bir gönderme vardır. Benim de kendimle, bireyle, toplumla sorunsalım burada yatıyor, öfkemde buradan kaynaklı. Şiir ne yapabilir bunun karşısında? Var olmaya devam etmesi bile yeterlidir çünkü şiir bize insan olduğumuzu hatırlatan bizi insanlaşmaya götüren ve özgürleştirebilen en etkili edebi türdür. Onu okuduğumuz ve yaşayabildiğimiz sürece de böyle olacaktır ama şiir bu toplumdaki dinamik güçler tarafından ön plana çıkarılmadıkça, salt bir eyleme dönüşmedikçe, benimsenmedikçe, hep geri planda kalacaktır ya da popülist alana kayacaktır. Şiir kitapları ve dergileri de az okunacaktır dolayısıyla; tıpkı bugün olduğu gibi. Akıntıyı geriye çevirmek zor gözükse de şiir insanlığın geçmişinde ve geleceğinde duran ölümsüz en parlak yıldız olarak kalmaya devam edecektir. Umudumuz Rüzgâr Yanıkları’ndan güçlenmiş olarak aramızda yeni bir masalı –gerçek ve mutlu-bir insanlık masalını, idealini yaşama geçirebilmektir belki de. Ne dersiniz?

M.K: Evet, yarının mutlu insanı, bugünün insanlık masalının daha umutlu yazılmasıyla daha da dirençli olacak. Şiir de bunun için yazılıyor. Yoksa ne Aramızda Eski Bir Masal yazılırdı ne de Rüzgâr Yanığı. Son sözümüz de  “Nice şiirlere!” olsun öyleyse!

0
7051
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle