31 OCAK, ÇARŞAMBA, 2018

"Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değildir"

Yazarları okurlarıyla bir araya getiren, Doğan Kitap’ın “Odak Yazar Söyleşileri” buluşmasında yılın ilk konuğu Sevil Atasoy oldu. Biz de söyleşinin notlarını sizler için tuttuk, iyi okumalar...

Yeni yılın ilk ayı kriminal ve adli tıp alanında yaptığı çalışmalar ve üstlendiği görevlerle pek çok ödüle layık görülen ve ülkemizin önemli bilim insanları arasında yer alan Sevil Atasoy’la bu alana nasıl karar verdiğini, yer aldığı görevleri, suçu, cezayı ve kriminal alanına dair pek çok şeyi konuştuk.

İlk soru elbette Sevil Atasoy’un adli tıp okuma kararını nasıl aldığına yönelik oldu. Atasoy bu karara giden hikâyeyi şöyle anlattı:

“Temelde hekim değil, biyokimya uzmanıyım. Bütün akademik yaşantım da biyokimya üzerinedir. Bu bölüm üzerine okumayı da tabii ki aile kararı üzerine verdik. Benim zamanımda insanlar kendi kendilerine istediği mesleği yapamıyordu. Annemin biyokimya laboratuvarı vardı, başka da kardeşim olmadığından biyokimya okumam kararlaştırılmıştı. Genellikle sınavlardan en son çıkardım, üniversite sınavından çıktığımda bahçede kimse yoktu daha kimse çıkmamıştı. Benim gibi en son çıkan birisinin ilk çıkmış olması annemlerin tuhafına gitti tabii. Sonra ortaya çıktı ki biyoloji sorularının hiçbirini cevaplamadan çıkmışım sınavdan. Dolayısıyla o sınavda hiçbir yeri kazanamadım, sene 1968. Sonra Türkiye’nin açılan ilk özel üniversitesinin kimya bölümüne kaydettiler. Annemle anneannem benim eğitimimle çok uğraşırdı, bunlar bir gün geldi bana “Yedeklerden İstanbul Üniversitesi Kimya Bölümü’ne puanın tuttu, seni oraya nakledeceğiz”, dediler. Ben dedim mutluyum ama fazla da direnmek mümkün değil, peki dedim gittim. Orayı bitirdim, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde biyokimya alanında uzmanlık yaptım. Uzmanlık eğitimim bitince “gel laboratuvarda çalışmaya başla”, dediler. Ben dedim, biraz daha kalayım doktora yapıp öyle geleyim. Biyokimya doktorasına başladım, bahçede bir öğretim üyesiyle karşılaştım, Profesör Doktor Alaattin Akçasu. Çok önemli bir farmakoloji hocamızdı. Dedi ki bu biyokimya bu memlekette hiçbir işe yaramaz, Türkiye’nin tüp alacak parası yok bu çok para isteyen bir bölüm, sene 1972. Bana cebinden yeşil bir şey çıkarttı bu maddeyi analiz et dedi, hangi teknikle yapmam gerektiğini de söyledi. İnceledim sonuçları verdim. Dedi ki “Bak bu esrar, Türkiye esrarla kınayı birbirinden ayırt edemiyor, o kadar geri bir noktadayız. Bu eğitimle adli tıpta çalış oraya yararın olur”, dedi. Babam da Adli Tıp Kurumu başkanıydı ama benim eğitimim üzerinde hiçbir etkisi, çünkü plan annemin laboratuvarını devam ettireceğim üzerineydi. Önce part-time başladım, sonra Cerrahpaşa’daki biyokimyaya paralel olarak 12 yıl Adli Tıp Kurumu’nda Kimya Dairesi başkanlığı yaptım. O sırada yanımda 40-50 tane kimyacı çalışıyor. O zaman şubesi yoktu, her şey İstanbul’da oluyordu. Buradaki çalışanlar usta çırak ilişkisiyle öğreniyordu her şeyi, bir değişik pilav pişiren yok aralarında yani. Ne biliyorlarsa onu yapıyorlar. Böyle bir şey olmaz bunun bir eğitimi olmak zorunda, dedim. 1982’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Adli Tıp Enstitüsü’nü kurduk. 18 yıl müdürlüğünü yaptım. Böyledir yani bu mesleğe girişim bilerek ve de isteyerek değil, bir anda bir yerde bulunuyorsun birisi sana bir şey söylüyor ve sen onu yapıyorsun.

Hayatımda bunun gibi çok örnek var. Birinin telefon etmesi, bir şey söylemesiyle hayatımın değiştiği çok olmuştur. Bana göre doğru yerde, doğru zamanda doğru kişiyi tanıdığın zaman karar verebilecek kadar riske girmek lazım. Sadece Almanca bildiğim için davet edildiğim bir kongrede tercümanı olduğum kişi bana “Almanya’da biyokimya doktorası yapmak ister misin?” dedi. Olur, dedim. Yine Almanya’da bir kongrede önümdeki biri İngilizce bir şeyler homurdanıyordu. Biraz muhabbet ettik, bunun üzerine o bana “Amerika’da çalışmak istemez misin?” dedi. Çalışırım, dedim ben de. Bu adamın sayesinde bir sene Amerika’da Başkan Clinton’un özel bursuyla kaldım, bütün büyük kriminal laboratuvarı dolaştım, FBI’da bile çalıştım. Sonra aradan zaman geçti bir telefon geldi, Dışişleri Bakanlığı’ndan. Bana diyorlar ki, “Birleşmiş Milletler’de bir mevki açıldı Türkiye’nin bir aday göstermesi lazım, bu gece de son, bir özgeçmiş fakslamamız lazım, birini önerir misiniz?” Ne için bu adaylık diye sorduğumda Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu Üyeliği. Benden daha iyisi yok, dedim gönderdim özgeçmişimi, seçimlere girdim kazandık. O kurulun 100 yıllık tarihinde ikinci kadın başkanıyım. Yine bir gece, bu kez Ertuğrul Özkök telefon etti. “Gazeteye yazı yazar mısın?” dedi ve beş sene boyunca her pazar Kanat Atkaya’nın koyduğu Delil Avcısı ismiyle tam sayfa gerçek suç öyküleri yazdım. Sonra başka bir gece Abdullah Oğuz aradı beni, Kanıt’ı yaptık. Onun için telefonumu hiç kapamam.:) Sonra CNN’de Suç ve Delil’i, HaberTürk’te Acayip İşler’i yaptım. Ama hepsinden komiği İlber Ortay’lı ile tarih programı Gel Zaman Git Zaman’dı. Gerçekten çok zordu; çünkü tarih ile adli bilimleri sentezlemeye çalışıyordum.”

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Bir okurun sorusuyla konu CSI effect konusuna geldi. Dizi ve televizyon programlarının suçların çözülmesi hususundaki oluşturduğu algı konusundan bahsetti Atasoy:

"Sadece Türkiye’de değil, tüm dünya için geçerli bu CSI effect. CSI, bir Amerikan dizisi ve orada Kanıt’ın çok daha üzerinde gerçeği yansıtmayan parametreler var. Mesela dört kişi her işi yapıyor, delili de onlar topluyor, laboratuvarda da onlar çalışıyor vs. Böyle bir şey zaten yok. Ayrıca adamlar Hummer gibi kıymetli otomobil kullanıyorlar, öyle bir şey de yok polislerde. Orada  başkarakter Grissom var, bir entomolog yani böceklerden anlayan biri. Türkiye’de hiç polis entomolog yoktur. Gerek orada gerek Kanıt’ta çok kısa zamanda sonuç alınacağı algısı yaratılır. Böyle bir şey yok tabii ki. Oradaki gibi deliller bulmak büyük tesadüftür. CSI’ın kendisi sipariş bir dizidir. Amerika’da benim de üyesi olduğum bir dernek, kriminal laboratuvarlarına devlet bütçesinden daha fazla bütçe alabilmek için bir dizi yaptıralım ve bu dizide de çok parlak soruşturmaları örnek olarak gösterelim böylelikle Temsilciler Meclisi Üyeleri ile Senatörler bu laboratuvarların neler yapabileceğini görür ve bütün laboratuvarların aynı kalitede olabilmesi için daha fazla para verir dedik. O zaman bir yönetmen bulundu ve üyeler kendi laboratuvarlarındaki en parlak vakayı bunlara verdi, onlar da senaryolaştırdı ve dizi yaptı. Dolayısıyla CSI’ın bütün bölümleri gerçek bir olaydan yola çıkılarak yapılmıştır, nitekim Kanıt da öyle. Hepsi gerçek bir olaya dayanır.

​Amerika’da CSI, laboratuvarlara istenen geri dönüşü sağlamadı; çünkü toplum da senatörler de zannettiler ki bütün laboratuvarlar bu kadar iyi çalışıyor. Her yerde delil böyle güzel bulunuyor. Böyle geçip gitti hadise. Dolayısıyla polisler bu şekilde delil bulamadığında savcılar onlara kızdı, açılan davalarda jüriler oradaki gibi enteresan deliller bulamayınca karar veremedi. Türkiye’de de bu algı yerleşti. Her şeyde mutlaka delil var, gerçek mutlaka bulunur, algısı yerleşti. Ama her zaman delil bulunmuyor, bulunsa bile her zaman o delil incelenemiyor, her zaman da doğru sonucu vermiyor. Bu tür diziler tabii ki kaliteyi yükseltiyor ama gerçeği yansıtmıyor. Kusursuz cinayet yoktur diyoruz ama olay yeri inceleme ya da laboratuvar da kusursuz değil. Aydınlatılamayan çok olay var. Haksız yere çok adam hapse giriyor.”


Yıllardır kriminal alanında çalışma yapan Prof. Dr. Sevil Atasoy’a kaçınılmaz soru soruldu: “Bugüne kadar sizi en çok etkileyen olay ne oldu?” Atasoy’un buna cevabı ise şöyle oldu:

“Çok var tabii. Benim mesleğimdeki insanların belli bir noktadan sonra tatmin olduğu temel alan aslında gerçek suçluyu bulabilmek için verdiği katkı oluyor. Bazen bir görgü tanığı, bazen bir itiraf yüzünden bir insanın o suçu işlediğine karar veriliyor ve o kişi ceza çekiyor. Bir kadın, eğer bana tecavüz eden bu adam derse bunun karşısında kimse duramaz, kimse bundan şüphelenmez; fakat hatalı teşhis olabilir. Benim tatmin olduğum alan işte yanlış mahkumiyet olduğunu tahmin ettiğim zaman buna ait yeni bir delil bulabilme gayretidir. Bulur da eğer o insanı cezaevinden çıkartabilirseniz, bulur da gerçek suçlunun yakalanmasına katkınız olursa tatmin olursunuz. Çok uzun yıllardır bir proje yürütüyorum, Masumiyet Projesi. Cezaevinden çıkartabildiğim çok insan oldu. Onun getirdiği duygu bambaşka. Ama elbette çocuklara karşı işlenen suçlar en rahatsız eden suçlar oluyor. Çok kötü şeyler oluyor.”

Kriminalde çalışan insanların olaylar karşısında psikolojik durumunun nasıl olduğu konusunda bir soru geldi ve Atasoy şunu söyledi:

“Bu alanda çalışan insanlarda ister istemez bir duyarsızlık oluşuyor, etkilemiyor. Mesele empati kurmak değil eğer ölene ağlayıp durursanız ona hiçbir faydanız olmaz. Ne kadar olayın dışında durabilirseniz ve ne kadar fail gibi düşünmeye çalışırsanız o kadar iyi. Burada kendinizi özdeşleştireceğiniz birisi varsa o da suçlunun kendisidir.”

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Suçun istatistiği her zaman merak edilir. Suç işlenme oranları nasıl? Bunun psikolojik hastalıklar açısından oranı nedir?

“Çok çeşitli suç tipleri var ve bunlar zaman içinde değişir. Suçlunun da tipi zaman içinde değişir, örneğin 50 yıl önceki suçlular şimdi yok. Ülkenin dengeleri ve kendi dengeleri yüzünden suç işleyenler çok var. Mesela fakirlik, ötekileştirme, nefret suçları vs. Bir de her ülkede belli oranda rastlanan suçlar var, pedofili, seri katiller gibi. Çeşitli nedenler var öldürmek için, basit bir hadise değil. Sinirlendi kafasına bir şişe vurdu gibi vakalarla ilgilenmiyoruz. Onlar öfke kontrolünün öğretilmediği bireylerin, primitif bir toplumun konuşarak çözemediği sorunların tezahürleri bunlar. Aile içi şiddetin bu kadar artmasındaki temel neden, altyapıyı hazırlamadan kanun çıkartmak.”

Türkiye’de şu anda adli tıbbın geldiği ve geleceği nokta hakkındaki fikri soruluyor Atasoy’a. Onun da cevabı şu oluyor:

“Burada çok geniş bir alandan bahsediyor. Adli bilimler demek gerekiyor öncelikle. Bu büyük küme içerisinde Türkiye’de öncelikle moleküler biyoloji ve genetik yapanlar yani adli genetik yapanlar dünyayla eşit düzeydedir. Entomoloji geridir ama DNA analizleriyle o da başka bir yol buluyor kendine. Antropoloji bundan 50 yıl önceki gücünü kaybetti. Kemik, insan kemiği mi? Hayvan kemiği mi? diye başlar hikâye. Ama bugün için kimin kemiği? dediğimizde DNA’dan başka hiçbir şey yok. Onun için bazı alanlar gücünü kaybediyor. Diyelim ki kemik üzerinde bir kesik var. Bu bir bıçak mıdır? Eğer öyleyse nasıl bir bıçaktır? Antropologların da aydınlattığı çok sayıda dava var. Dünya genelinde iş yapan önemli ve az sayıda antropolog var.”

Adli bilimlerde dünya çapında ortaya çıkan yeni şeylerin neler olduğu sorusuna Atasoy, “siber suçlar” cevabını verdi ve devam etti:

“Bizim için en önemlisi o ve oradaki delillerdir. Önümüzdeki 10 yılın en önemli branşı dijital deliller olacak. Sosyal medya üzerinde bırakılan deliller. Fotoğraf, onların üzerindeki yer ve tarih delil oluyor. El yazısı ve imza kayboldu artık, delil değil. Bazı branşlar yok oluyor doğal olarak. Ve klasik otopsilerin yerini alan virtüel otopsiler var. Kimse artık Batı’da beden açmıyor. Eğitimde farklılıklar var, tıp eğitimi değişiyor. Sanal gerçeklikle eğitim yapılıyor.”

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

“Bir kere suç işleyenin bir kere daha suç işleme ihtimali çok yüksektir.”


Türkiye’de seri katil oranının diğer ülkelere oranla daha az olduğu yargısının doğru mu, gerçek mi olduğu sorulduğunda Atasoy’un cevabı şöyle oldu:


“Türkiye’de seri katil yok diye bir şey söylemek doğru değil. İki ya da daha fazla cinayeti arada uzun soğuma evreleri olmak kaydıyla işleyenlere verdiğimiz bir isim bu. Bazen bu soğuma evreleri 5 yıl, bazen 1, bazen de 10 yıl olabilir. Eğer biri, 20 yaşında birini, 50 yaşında birini, 70 yaşında birini öldürmüş ve siz 70 yaşında yakalamışsanız ve o da öncekileri söylemezse, onları siz bilemezsiniz. Aslında yakaladığınız seri katildir ama siz bilemezsiniz. Bir ülkenin aydınlatılamamış hiçbir cinayeti olmamalı ki seri katilim yok diyebilsin. O nedenle Türkiye’de yok demek doğru değil; çünkü aydınlatılamamış çok cinayet var.”


Peki Sevil Atasoy’un işinin başat olgusu şüphe hayatını nasıl etki ediyor?


“Bu beni rahatsız etmiyor ama elbette şüphelenirim. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, derim tabii ki. Ama bu insanı rahatsız etmez tedbirli olmasını, her duyduğuna, gördüğüne inanmamayı sağlar. Bu insan için kötü bir şey değil.”


Son soru kitapların nasıl ortaya çıktığı üzerine oldu: “Kitapları Hürriyet’teki köşe yazılarından sonra mı yazmaya karar verdiniz?” Sevil Atasoy:


“Evet, ondan sonra oldu. Labirent yani ilk kitabım o yazıların modifikasyonudur. Sonra özgün yazmaya başladım. Piyasada sekiz tane kitabım var. İlk üçünde sadece gazeteden parçalar var diğerleri özgün. Yazdıklarımın hepsi gerçek, şu an kurgu yazmayı düşünmüyorum. Bütün bu yazdıklarım arasından sadece biri tümüyle hayaldir: Bambu Barda Bir Yakuza. Yaşanmamış bir şey, onu sadece kendimi denemek için yazmıştım. Gerçeği nasıl yansıttığın, gerçeği yansıtırken neleri alıp almadığın önemli. Gerçeği aktarma biçimi de kurgudur. Sıfır gerçeklik yok.”


Gün sonunda Kalamış’ta yer alan Havasu Kafe’de Sevil Atasoy’la suçu pek çok açıdan konuştuğumuz, merak edilenlerin aydınlatıldığı bu söyleşiyi tamamlamış olduk.

0
1804
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle