29 OCAK, SALI, 2019

Hiçbir Şey Anlaşılmayacak Kadar Uzakta da Değildi

Hüseyin Kıran’ın okurunu metnine ortak ettiği, karmaşık bir bütünü yalın parçalara ayırdığı anlatısı Yaşamak – Bir Çaba üzerine bir inceleme.

Hiçbir Şey Anlaşılmayacak Kadar Uzakta da Değildi

Hüseyin Kıran’ın Yaşamak – Bir Çaba adını taşıyan anlatı türündeki son kitabı, bir zelzele misali şeyleri yerinden ederek başlıyor: “Yeryüzünde hiçbir şeyin yeri yok.[1] Bu ilk cümle, hikâyenin daha en başından okuru savurup çıplak doğanın ortasına atıveriyor. İsimsiz anlatıcının bir ülkesi yok, bağlı olduğu bir toplum yok ve kendini açıklama gereği duyacağı iletişim kanalları da. Anlatısına evveliyatını bilmediğimiz uzun bir yürüyüşün ortasındayken başlayan baş karakter, toplumla irtibatını kesmiş, bu apaçık. Aidiyet krizi yaşayan anlatıcının bu ilk cümlesini okur okumaz, meraklı bir okur olarak, ister istemez aklıma gelen ilk soru, karakteri bu duruma neyin ittiği ve ne tür bir süreç sonrasında bu kararı vererek uzaklaşma ihtiyacı hissettiğiydi. Nasıl bir felaketti ki bu; uzakları, ıssızlığı, vahşi doğayı veya el değmemiş toprakları medeniyete yeğ tutmuştu insan? Bu soruma cevap bulma umuduyla okumaya devam ettiğimde anladım ki – tabiri caizse – gönüllü bir sürgünlük bu. Ve felaket diye yorumladığım şey belki de toplumun bizzat kendisi. Anlatıcı bile isteye medeniyetten uzaklaşmış ve açlıkla mücadele edeceği böylesi zorlu bir yürüyüşe çıkmış.

Yaşamak – Bir Çaba, iki bölümden oluşuyor ve kitabın “Birinci Kesim” başlıklı ilk bölümünde, besinlerden ve beslenme ihtiyacından bahsediyor. Okur, bu bölümde aidiyetsizliğe ilaveten açlıkla karşı karşıya getiriliyor. Besinlerini onlarca aracı ve müdahale silsilesi sonucunda, muntazam bir sırayla düzenlendikleri süpermarket raflarından, logolu ambalajlarda saklanmış bir biçimde, içeriklerini okuyarak kolayca almaya alışık – ya da alıştırılmış – okur şimdi en çıplak haliyle açlıkla karşı karşıya. Beslenme bir alışveriş eylemi olmaktan çok öte. Anlatıcı karakterin besinini önce bulmak ve gerekirse kendi elleriyle öldürmek zorunda olduğuna tanık oluyoruz. Besinler, dağınık ve rastlantısal bir düzende, hareketsiz ve hareketli olarak ikiye ayrılıyorlar. Gruplara ayrılmış ve kolayca bulunabilecek vaziyette değiller haliyle. “Derinlemesine bir bakma kuvveti uygulandığında, söz konusu meselenin aç kalmak, doymamak meselesi olmayıp, beslenemeyen canlının ölme ihtimaliyle yüz yüze gelmesi meselesi olduğu anlaşılacaktır; dolayısıyla bu yaşama çabasıdır. Dolayısıyla konu açlık olarak değil, yaşamak olarak ele alınsa yeridir.”[2] Karın doyurmak, karakter yeterince talihliyse mümkün; vahşi doğada, yeme dönüşecek şey bizzat kendisi olmazsa: “Peki ne olmuştu? Meseleyi serinkanlılıkla incelersek, kendisi hareketli besin deposu olan domuz doğada devinmekle, kendisini hareketli besinin donmuş ve durağanlaşarak hareketsiz besin haline getirmiş ben’i ısırmıştı. Kuşkusuz yeterli ve geçerli tepkiyi vermeseydim şu an sindiriliyordum.”[3] Yaşamak – Bir Çaba’yı, toplumun şimdisini ve anlatıcının uzaklarını karşılaştırarak, gösterdiği bu zıtlıklar ışığında okudum.

​İlk cümleye geri dönersek, anlatıcının sözcük seçiminde “hiç kimse” demek yerine “hiçbir şey” demesi önemli zira sadece insanları gözeten bir yargıda bulunmuyor. Doğa ve barındırdığı tüm varlıklar meselenin bir parçası ve içinde bulunduğumuz sistem, ayırt etmeksizin; her birimizi şeyleştirmiş yani birer metaya dönüştürmüş durumda. İnsan, hayvan, bitki veya bir kaya parçası hepsi aynı. Yürüyüşün kendisi şey durumundan ayrılma çabasının izlerini taşıyor. Ancak metin, bununla ilgili bir ipucu vermiyor hemen. Bu noktada, okurdan çok fazla talepte bulunan bir metin olduğunu söyleyebilirim. Okuru düşünmeye, araştırmaya ve yorumlamaya davet eden bir metin. Bu haliyle okuruna güvendiğini iddia edebiliriz. Barındırdığı soruları okuruna teslim ederek muhtemel cevapların çeşitliliğinin önünü açıyor. Benim sorduğum sorulardan biri, neden yürümek?  Yürüyüşe çıktığım anları düşündüm. Neden yürüyüşe çıkıyordum? Yürüyüşün nesi bana iyi geliyordu? Özellikle, belli bir düşünceye veya endişeye kapıldığım anlarda. Bunlar üzerine kafa yorarken, yaratıcı yazarlıkla ilgili yaptığımız bir sohbet esnasında karakterlerle ilgili yapılan bir gözlem geldi aklıma. Farkında olmadan yarattığımız karakterleri hep sokakta, patikalarda veya sahilde yürütüyorduk. Vardığım sonuç, sokak olsun ya da bir sahil olsun yürüyüşün kendisinin karakterleri toplumsal rollerinden uzaklaştırmasıydı. Karakterlerimiz sokakta, yabancıların arasında yürürken ne birinin annesi ne birinin çalışanı ne birinin kiracısıydı. Cinsiyet rollerini de unutabiliyorsak ne ala. Hiçbir şeylerdi ve bu sayede karakterler tüm olası yaşamlara açık bir şekilde düşünebiliyorlardı. Bu durum, yeni bir dünya yaratırken özgürce kalem oynatabilmemizi sağlıyordu. Normları bir kenara bırakarak bize verilmemiş olanla, bazen sezgilerimiz bazen duygularımız ile hareket edebiliyorduk. Bizi kısıtlayan buyurgan seslerden ya da bizi hiçe sayan bakışlardan uzaklaşarak kendi iç sesimizi dinleyebiliyorduk yürürken. Ben bu sonuca varmıştım. “Hiç dokunulmamış uzak yerlerimi tamamlayacak. Yerini bulmuşluk nasıl bu olduğumu bana açıklayacak”[4] diyen Yaşamak – Bir Çaba’daki isimsiz anlatıcının da tam da böyle bir sebepten yürümekte olduğunu düşünüyorum. Topluma bir itiraz olduğu kadar, bir anlama çabası, iç sesini bulma ve ona yerleşme. Bunu destekleyici bir şekilde: “Ama bir şeyin teorik olarak mümkünse, pratik olarak da mümkün olması sadece zaman meselesidir; bir ihtimal olarak beliren şey, bir yolunu bulur ve gerçekleşir”[5] demesi ve yürümeyi bırakmaması, durduğunda dahi diyaloga girmeyip dış seslerle iletişimden kaçınması böyle içsel bir motivasyona sahip.

Kitabın “İkinci Kesim”inde, anlatıcının diyalogdan kaçındığını görüyoruz. Bu bölümde beni düşündüren konu, neden diyaloğun artık mümkün olmaması. “Belki de Zafer’e bu emme meselesi yüzünden vurduğumu anlatmalıydım. Dövmediğimi, bir anlık refleks olduğunu. Bunun yerine boğazımı temizleyip sustum.”[6] Anlatıcı neden kendini anlatmamayı tercih ediyordu? “Su aldığım bahçenin genç kadının evinin bahçesi olduğunu bilmiyordum. Bunu ihtiyara açıklamanın bir yararı olmayacaktı.”[7] Bu iki örnek, yürüyüşe başlamanın sebeplerinden birinin anlatıcının diyalogdan vazgeçmesi olduğunu gösteriyor. Toplumla temas halinde olmaktan, retorikten, ikna çabasından, anlatma, kendini topluma ifade etme çabasında vazgeçmiş olması. Dil neyini kaybetmişti ki bu duruma geldi anlatıcı? Bu hususta düşünebilmek adına retoriğin ne olduğuna ve çıkış amacına, neye hizmet ettiğine tekrar bakma ihtiyacı hissettim. “Konuşma”, diyor İsokrates, “toplumun temelidir, insanın irfanını ifade etme aracıdır ve yokluğunda irfan dilsiz ve tesirsizdir.”[8] İsokrates’e katılmamak elde değil ancak iletişim çağındayız ve görüyoruz ki sayısız iletişim aracına sahip olmamıza, bu olanakları kullanmamıza rağmen bir kakofoninin içindeyiz ve irfan dağıtmıyoruz, bir şeyleri değiştirme gücünden yoksunuz. Konuşulan her şey tekrardan ibaret. Etkileme kuvvetine sahip değil. Ayrıca şimdiye baktığımda görüyorum ki retorik reklamcıların ve politikacıların tekelinde. İkna çabası değiştirmek için değil, tüketmek ve kitleleri oy vermeye ikna edip gücünü pekiştirmek isteyenler tarafından kullanılıyor. Daha bireysel açıdan bakıldığında ise, tartışmalar zıt görüşler ortaya çıktığı anda kesilip kutuplaşarak sona eriyor. Dil, önemli işlevleri olan aktarma, iletme, bağ kurma ve değiştirme özelliğini yerine getiremiyor. Bu bağlamda, anlatıcının sözü bırakıp yürümeye devam etmesinin ardındaki neden eylemeye bir davet. Direnmenin Estetiği’nde Peter Weiss’in dediği gibi:

Üslup geçişlerinde, devinimin, renklerin ani kopuş duraklarında toplumsal dönüşümler de okunuyordu, ama yine de yansımaların çeşitliliğinde, farklı görsel anlayışlarda bir birlik vardı, her şey birbirini besliyordu, aralarında bir soru cevap diyalogu vardı, hiçbir şey anlaşılmayacak kadar uzakta da değildi”[9]

Yaşamak – Bir Çaba
’daki ansiklopedik dilin ve uzaklara yürümenin şimdimizle bir diyalog olduğunu, okurların bu nedenle kısalığına aldanmamalarını ve anlatıda dışarıda bırakılana bakmasını öneriyorum.

[1] Hüseyin Kıran, Yaşamak – Bir Çaba (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018) syf. 7

[2] a.g.e. syf. 10

[3] a.g.e. syf. 18

[4] a.g.e. syf. 18

[5] a.g.e. syf. 41

[6] a.g.e. syf. 52-3

[7] a.g.e. syf. 53

[8] Peter Dixon, Rhetoric (London: Methuen&Co Ltd., 1971) p. 8-9
[9] Peter Weiss, Direnmenin Estetiği (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018) 3. Baskı, syf. 79.

Fotoğraflar Richie RuePrzemyslaw KrukJoão Salgado

0
3346
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle