12 MART, SALI, 2019

Her Şeyin Başlangıcı Kelimeler ve Bağışladığı Dünyalar

Ercan Kesal, yaşadığı hayatın hakkını vermeye niyetli, bulunduğu her alanda başarılarıyla anılan bir isim. Hekim, yazar ve oyuncu Kesal ile çok yönlü kariyerinin yolculuğunu ve Metin Erksan’ı konuştuk.

Her Şeyin Başlangıcı Kelimeler ve Bağışladığı Dünyalar

Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmiyle başladığı kamera önü oyunculuğunu pek çok sinema filminin ardından şu sıralar Çukur isimli televizyon dizisiyle devam ettiriyor. Kaleminden dökülenlerin sayfalara dönüşmüş hâli olan Peri Gazozu, Nasipse Adayız, Cin Aynası, Aslında…, Evvel Zaman, Zamanın İzinde ve son olarak Kendi Işığında Yanan Adam Kesal’ın hayatının dönüm noktalarını ve yol serüvenini anlatan eserleri. Yoğun programı arasında Ercan Kesal ile hekimlikten sinemaya ve edebiyata uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

Yazılarınızın temel kaynağı olarak deneyimlerinizi işaret ediyorsunuz. Nevşehir’den Paris’e kadar uzanan uzun soluklu bir hikâyeniz var. Bu uzun yol nasıl başladı, nereden ve hangi duraklardan geçti? Sizde yer etmiş ve kariyerinizi etkilemiş önemli kişiler, hadiseler nelerdir?

Avanos’ta doğdum. Anadolu’nun ortasında küçük bir bozkır kasabası. Baba çiftçilik yapmış uzun yıllar, sonra gazozcu olmuş. Nam-ı diğer Gazozcu Mevlüt. İlkokul mezunu ama lakabı Üniversiteli. Öylesine hayran okumaya ve okumuşlara. Anne evin gizli reisi, ümmi ve bence şaman. Babaannenin lakabı Cemelli Ana. Gelin geldiği köyün adıyla anılan, ölünceye kadar evimizin ve bahçemizin dışına çıkmamış, tanıdığım en bilge kadın.

İlkokul, ortaokul ve liseyi memleketimde okudum. Çalışkan ve kendisinden hep başarılar beklenen bir öğrenciydim. İlkokul öğretmenimiz Mehmet Güneren çok belirleyici oldu hayatımda. Avanos Halk Kütüphanesi’nin kitaplarıyla ilk kez onun vasıtasıyla tanıştım. Edebiyatla ilk temas ve ardından tüm hayatımı etkileyen ve belirleyen kelimelerin gücü. Kütüphaneye değil de cennete düşmüştüm sanki. İlk üniversitem ise Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi. Zafer Çarşısı’ndaki kitapçılar. Sol Yayınları. Tüm klasikler. Sonra İzmir-Bornova ve Ege Üniversitesi. 1984’ten sonra mecburi hizmet ve Anadolu’da hekimlik yılları. Ankara’da Aziz Nesin’le tanışma ve onun çevresindeki entelektüel grupla olan arkadaşlığım. İstanbul sonra. Sinema tutkusu. Metin Erksan’la tanışma ve ondan öğrendiklerim. İkinci evliliğim Nazan Kırılmış’la ve onun vesilesiyle Nuri Bilge’yle başlayan dostluğum. Üç Maymun’da senarist olarak yer alışım. Oyunculuk ve devamında bu günler.

©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

2013 yılında yayımladığınız Peri Gazozu, ilk kitabınız. Geçen bunca yıl zarfında Cin Aynası, Nasipse Adayız, Aslında... gibi birçok başka kitabınız da okuyucuyla buluştu. Birçok hikâye dile getirdiniz ve bunlar sevilerek okundu. Edebî serüveninizde sizin için başlangıç ne oldu? Edebiyatınızın kaynağı nereden geliyor? İlk kitabınızdan son kitabınıza ne değişti sizin için?

“Etrafımdaki yaşamın beni doyurmaktan aciz olduğu arzuları bastırmak, etrafımda keşfettiğim boşlukları kendi uydurduğum hayaletlerle doldurup donatmak için hayal gücü ve sözcükler aracılığıyla bir dünya yaratabilmeyi, bunun mümkün olduğunu öğrenmiştim” der Llosa, Genç Bir Romancıya Mektuplar kitabında. Benim için de tam olarak böyle oldu. Yoksulluğun ve çaresizliğin diz boyu hüküm sürdüğü bir coğrafyanın ortasında, gerçek hayatı, kendi kurguladığım yaşamlara feda ederek, hem bana dayatılan hayatı reddediyor, hem de kendi hayal ettiğim bir dünyanın yazarak da gerçekleşebileceğine inanıyordum. Ama önce okuyarak sonra da yazarak devam eden bir yolculuktu bu. Zahmetli ama müthiş sevinçli bir yolculuktur okumak. Bir de, okumazsanız yazamazsınız. Bu yüzden yazmaya okuyarak başladım diyebilirim. Radikal gazetesine her pazar düzenli öyküler yazmam istenmişti. Biraz korkarak başladım yazmaya. Ama çok sevildi yazdıklarım ve üzerine çok şey söylendi. Bir sabah Tanıl Bora aradı ve tüm öykülerimi kitap olarak bir araya getirmeyi teklif etti. Peri Gazozu böyle çıktı. Sonra aynı minvalde Birgün’e de yazmaya devam ettim. Oradakiler de Cin Aynası oldu. Arkası geldi daha sonra. 

Sinema ve edebiyatı bağdaştıran yazılar kaleme alıyorsunuz. Bir yandan da hem yazar hem de senarist/oyuncu olarak kariyerinize devam ediyorsunuz. Tüm bu bağlar nasıl oluştu sizde? Edebiyat ve sinemanın serüvenleri ve ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sinemaya giriş vesilem senaryodur. Edebiyattır yani. Edebiyat olmasa ne senarist ne oyuncu ne de yönetmen olabilirdim. Her şeyin başlangıcı kelimeler ve onların bağışladığı dünyalar. Bu benim bilinçli bir tercihim değildi elbette. Yaşadıkça ve başıma geldikçe fark ettim kelimelerin gücünü. Bir filmin bütün derdinin ve anlatmak istediği mevzunun senaryosunda yattığını; filmin iskeletinin senaryosu olduğunu hızla anladım.

Edebiyat ve sinemanın ilişkisi birbirini tutkuyla seven bir çiftin eninde sonunda ayrılıkla sonuçlanacak trajik ilişkilerine benzer. Sonu ayrılıkla bitecek tutkulu bir beraberlik. Senaryo, iyi bir film için kendini feda etmeli, edebiyattan vazgeçmelidir. Edebiyat okuruna hayal kurma şansı verir. Sinema öyle değildir ama. Sinema baştan sona yönetmenin dünyasıdır ve bunu size belli etmeden dayatır da. 

Metin Erksan ile uzun yıllara dayanan derin bir bağınız var. Son olarak Erksan hakkında yazdığınız Kendi Işığında Yanan Adam isimli kitabınız yayımlandı. Erksan hakkında size hep ilginç gelen bir yan, hadise oldu mu? Dostluğunuzun nasıl geliştiğini bizimle paylaşabilir misiniz?

Erksan çok özel bir adamdı. Kolay biri değildi elbette. Ama öncelikle onun doktoru, (ölünceye kadar takip gerektiren kronik bir hastalığı vardı) sonra arkadaşı ve dostu oldum. Uzun yıllar yanında durmaya, mümkün olduğunca birlikte vakit geçirmeye çalıştım. Onu dinlemeye ve anlamaya gayret ettim. Erksan, onu tanıdığım yıllardan (1992-93) epey önce zaten sinemayı pratik olarak bırakmıştı, film çekmiyordu. Daha çok tarih, politika konuşuyor ve yazıyordu. Anlattığı ve paylaştığı meselelerin belki sinema özelinde bir karşılığı olmasa da dünyayı anlama, algılama ve yorumlama meselesinde bana hep kılavuzluk yaptığını söylemeliyim. Meğer sinema yapmak, sinemacı olmak sadece bir filmi teknik olarak ortaya koymak değilmiş. Bana bunu Metin Erksan öğretti.

“Tutku”, özellikle Metin Erksan için tutkunun öneminden çok sık bahsediyorsunuz. Peki sizin için tutkunun önemi nedir? Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Bir tek şeyi çok tutkuyla istiyorum: Yaşadığım hayatın hakkını vermek. Bu yüzden belki, ömrümün içini doldurduğum meşguliyetlerimin hiçbirinin tek başına bir diğerinden üstünlüğü yok. Bu yüzden ilk bakışta herhangi birini tek başına ve birini öbüründen ayırarak tutkuyla istediğimi söyleyemem. Kitap okumayı ve yazmayı da, film seyretmeyi ve çekmeyi de, hastalarımı da, Poyraz’ı da, eşimi de, memleketimi de aynı tutkuyla seviyorum. Hepsi bir araya gelince tamamlanıyor sanki bir şeyler. 

Metin Erksan ile daha buluşmadan önce onun öğrencisi olmak istediğinizi, bir seminer vesilesiyle de bu fırsatı elde ettiğinizi söylüyorsunuz. Gerek dostluğunuz çerçevesinde gerekse sinema konusunda Erksan’dan neler öğrendiniz? Size verdiği tavsiyeler nelerdi?

Erksan bilimsel bilgiye iman ederdi. Onun yanında bir şeylerden söz edecekseniz eğer, kulaktan dolma, dedikoduya dayalı konuşamazdınız. Kaynaklarınız, net verileriniz, iddialarınızı ya da söyleminizi güçlendirecek delilleriniz olmalıydı. Boşa konuşmayı ve lafazanları sevmezdi bu yüzden. Eleştirileri de acımasız olurdu zaten. Çok sıkı bir entelektüeldi, kitap kurduydu. Kitaplarına aşıktı adeta ve bu tutkusu ölünceye kadar hiç bitmedi

©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Biyografinizde edebiyata şiirle başladığınız görülüyor. Daha sonra çeşitli yazı ve söyleşilerle devam ediyorsunuz. Yayımlanan kitaplarınızsa anlatı/hikâyelerden oluşuyor ağırlıklı olarak. Bu uzun silsileyle beraber ilk eserlerinizi, şiirlerinizi yayımlamayı düşünüyor musunuz? Şâir ve yazar olarak Ercan Kesal’dan nasıl bahsedebiliriz sizce?

Yazmaya hevesli hemen herkesin ilk denemeleri şiirle başlar. Kolay zannedilir çünkü. Bu masum yanlışlığı ben de yaşadım. Şiir yazarak ve yayımlatarak başladım yayım hayatıma. Çok geçmeden anladım ki şiir edebiyatın en kristalize hali. Sanki tüm olgunluğun şahikası. Tüm iyi şairleri adını koyamadığım bir sevgi ve hafif kıskançlıkla okurum. Onlar gibi yazabilseydim keşke. Ama, şiir yazmayı sürdürmesem de şiirin terbiyesi daha sonraki yazma sürecimde metinlerime sızarak kendini gösterdi. Devrik cümleler, metnin içindeki ses uyumu, metaforların gücü vs. Şiirlerim bir köşede bekliyor. Elbette yayımlanabilir. Tüm naifliği, acemiliği ve samimiyetiyle. 

Tüm bu eserlerden sonra kariyerinize nasıl devam edeceksiniz? Okur ve izleyici olarak bizleri neler bekliyor sizin hakkınızda?

Bundan sonra ağırlıklı olarak sinema var. Yönetmenlik elbette. Okuyup yazacağım kuşkusuz. Senaryo yazmayı da sürdüreceğim. Ama yapabildiğim sürece hep film çekeceğim.

0
11376
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle