07 AĞUSTOS, SALI, 2018

Her Mektup Bir Hikâye Anlatır

Günümüz yazarlarının aşka bakışlarını, onu yorumlayışını Seval Şahin ve Tevfika İkiz, Aşk Mektupları adlı bir kitapta derledi. Şahin ve İkiz ile aşkla yaptıkları kitaplarını konuştuk.

Her Mektup Bir Hikâye Anlatır

Geçtiğimiz günlerde Bağlam Yayınları’ndan çıkan, Seval Şahin ve Tevfika İkiz’in yayına hazırladığı Aşk Mektupları, günümüz yazarlarının aşkı yorumlayışları hakkında önemli ipuçları veriyor. Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Ayşegül Devecioğlu, Bahri Vardarlılar, Banu Özyürek, Buket Uzuner, Bülent Çallı, Cem Kalender, Ercan y Yılmaz, Ersan Üldes, Ethem Baran, Fatma Barbarosoğlu, Ferat Emen, Ferhat Özkan, Gamze Arslan, Gönül Kıvılcımlı, İsmail Güzelsoy, Jaklin Çelik, Kerem Işık, Menekşe Toprak, Mevsim Yenice, Nihan Kaya, Nisan İğdem, Niyazi Zorlu, Selim İleri, Sema Aslan, Sezer Ateş Ayvaz, Sinem Sal, Suzan Samancı, Yavuz Ekinci, Zeynep Rade, Zeynep Kaçar ve Zeynep Aliye.

Seval Şahin önsözde kitabın ortaya çıkış fikrini şöyle anlatıyor: “Uluslararası Psikanaliz Etkileşimleri Derneği (A2IP) İstanbul grubunun dördüncü toplantısının konusu olan ‘Aşk Mektuplarından Sosyal Medyaya’ için edebiyat açısından ne yapılabilir diye Tevfika İkiz ve ekibiyle bir araya geldiğimizde ‘Acaba bugün aşk mektubu yazılmıyor mu, edebiyatçılar artık aşk mektupları yazmaz mı?’ diye sesli düşünüp bugünün yazarlarına bir aşk mektubu yazma çağrısı yaptık…”


Bu çağrı üzerine gönderilen mektuplar günümüz yazarlarının aşkı yorumlayışlarını anlatıyor bize. Her biri öykü gibi de okunabilen bu mektuplar, aşkın naif ve sert yanlarını ortaya seriyor. 

Seval Hanım, Aşk Mektupları günümüz yazarlarının aşkı yorumlayış şekilleri hakkında çok önemli ipuçları veriyor. Bu mektuplara genel olarak baktığımızda onların umutsuzluklarını, umutlarını, çıkmazlarını ve kesinliklerini okuyoruz. Genele baktığımızda sizce yazarların aşkı algılayışları arasındaki benzerlikler ve farklılar neler?

S. Ş: Mektuplar kişinin kendi üzerine düşünmesi demektir. Mektup yazan kişi, kendi üzerine düşünürken karşısına ileteceği bir benlik de kurgular. Hele de aşk mektuplarında benlik önemli bir yer işgal eder. Mektup aynı zamanda bir mesafe belirtisidir. Paradoksal bir şekilde yakınlığın ortaya koyduğu bir mesafe. O mesafeyi doldurmak için yazan, hitap ettiğine bir benlik kurarak hitap eder. Bu da kurmacadan başka bir şey değil tabii ki. Aşk Mektupları, farklı kuşaklardan yazarları bir araya getiren bir kitap. Burada birden çok kuşağın 21. yüzyıl başında "aşk" hakkında düşündükleri, düşlemleri, söylemleri, sözleri bir araya geldi. Bu kitaptaki her bir yazarın aşkı algılayışı tabii ki kendine özgü. Bu anlamda her biri tekil. Diğer taraftan mektuplar, bulundukları çağdan, mekândan ve tarihten bağımsız değiller. Bu şekilde baktığımızda mektuplarda birleşen taraflar var. Bunlardan ilk göze çarpan ise keder. Aşkın mutlulukla, sevinçle dolu olduğu hâller yok hiçbirinde. Aksine "mutlu aşk yoktur"un bir başka açıdan ispatı gibiler. Mektuplarda ortaklaşan bir başka taraf endişe. Çoğunlukla “kaybolan, kaybedilen veya kaybedilmek üzere”ye odaklandıklarından endişe de oldukça görünür hâle geliyor.

Seval Şahin ©Fatih Demir

Seval Şahin ©Fatih Demir

Yazarların tümünün öykücü ya da romancı olduğu görülüyor, “aşk mektubu” kavramının bile çok şaire olduğunu söylüyorsunuz. Şairler neden yok kitapta?

S. Ş.: Evet haklısınız. Aslına bakarsanız bu da mektup türünün bir tür olarak düşünüldüğünde ilk çağrışımını düzyazıda bulmasıyla ilgili. Şüphesiz Aşk Mektupları'nda şairler de olabilirdi ama tür ve çağrışım sebebiyle sanırım aklımıza gelmedi.

Kitabın içindeki metinlerin birçoğu kurgusu ve anlatı türüyle salt birer öykü gibi de okunabiliyor. Sizce her mektup bir hikâye anlatır mı? Ya da bir mektubu bir öyküden ayıran şeyler nelerdir? 

S. Ş.:Mektup bir anlatı türüdür. Üstelik kendine has anlatı özelliği sebebiyle birden çok türü içinde barındırmaya da müsaittir. Şiir, deneme, hikâye, itirafname, biyografi, otobiyografi, aforizmalar, gezi yazıları vb. gibi aklınıza gelecek her tür mektupta kendine rahatlıkla yer bulabilir. Bu yüzden her mektup hikâye anlatır. Hatta bir değil birçok hikâye anlatır. Onu yazanın ruh hâli, anlatma ihtiyacı, anlatacaklarının karşı tarafa ulaşması konusunda ortaya koyduğu dil ve üslup sadece birden çok türü değil birden çok dil ve üslubu da beraberinde getirir. Bir duygu durumunun bir başkasına aktarılması söz konusu olduğunda dilin tüm imkânları kendiliğinden devreye girecektir. Bu yüzden mektubu öyküden ayıran bir şey yoktur aslında. Sonuçta her metin okuruna bir mektup değil mi?  

Mektup çok özel bir tür. Bir yazarın ya da şairin en samimi halini mektup yazarak ortaya koyduğunu düşünüyorum. Özellikle yayımlanacağı düşünülmüyorsa, sırlar ve itiraflar barındırır mektuplar. Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektuplar böyledir mesela. Peki yayımlanmak üzere yazılmış mektuplarda böylesi bir samimiyet ve itiraflar bulmak mümkün mü? 

S. Ş.: İster yayımlanmak için ister yayımlanacağı akla gelmeden yazılmış olsun mektuplar, ama özellikle aşk mektupları duygularla ilerleyen bir anlatı türü. O yüzden duygudan yola çıkıldığında bunu ifade etmenin araçları da diğer türlerde olduğu gibi çeşitlilik gösterecektir. Samimilik, mektup söz konusu olduğunda başat bir unsur olarak ortaya çıkmalıdır diye düşünmüyorum. Yayımlanacak olmaları da burada çok belirleyici değildir bence. Belirleyici olan iç dünyanın aktarımı. Roman türünde bilinç akışının ortaya çıkışında mektupların yerini unutmayalım. Kahramanın zihninden geçenlerin anlatılması gerektiğinde ilk önceleri hemen mektuplar devreye giriyordu. O yüzden samimilikten çok görünmeyenin, görünür olmayanın, seslendirilmeyenin aktarılması için mektuplar her zaman iyi birer anlatı türü oldular, olmaya da devam ediyorlar. 

Seval Şahin ©Fatih Demir

Seval Şahin ©Fatih Demir

Aşk Mektupları’nda genç kuşak yazarlar ile usta isimler bir araya gelmiş. Selim İleri, Buket Uzuner, Ethem Baran gibi usta isimlerle; Banu Özyürek, Kerem Işık, Ferat Emen, Ercan y Yılmaz gibi (uzatmamak için diğer bütün isimleri saymıyorum, bağışlasınlar) yazarların aşkı, sevgiliyi, “aşk mektubu”nu yorumlayışlarında sizce nasıl farklar var?

S. Ş.: Buna kuşaklar bazında ya da ustalık ve gençlik olarak bakmaktan çok her bir metnin yazarının özelliklerini yansıtması açısından yaklaşmak gerekir. Sonuçta her bir metin öyle ya da böyle onu yazan yazarın edebî dünyasından bağımsız değil. Nitekim mektuplara baktığınızda bunu açıkça görebilirsiniz. Bu yüzden her bir metin onu ortaya koyan yazarın bakış açısıyla edebî dünyasının harmanlanmasıyla meydana gelmiş. Bu noktada onlara poetik birer metin gibi de bakılabilir. 

Kitapta beni asıl etkileyen politik mektuplar oldu. Ferat Emen’in “Nuriye’yi Yandırdılar” metni, sanki tüm insanlığa yazılmış. Ayşegül Devecioğlu, Yavuz Ekinci ve Niyazi Zorlu da aynı şekilde kanayan yaralara parmak basıyorlar. Aşkın bu kadar sert yorumlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aşkın yumuşak bir şey olduğu söylenebilir mi? Sonuçta bir duygunun ifade edilişi sakin ve yumuşak olamaz sanırım. Üstelik aşkın bir "aşırı" duygu olduğunun düşünüldüğünü varsayarsak aşırılık beraberinde başka aşırılıkları da getirecektir. Sessizlik evet ama yumuşaklık aşk mektuplarında çok rastlanabilecek bir şey değil sanki. Kaldı ki bireyin kendi benine dair anlattıkları politik olandan bağımsız düşünülemez.

Tevfika Hanım, sizce edebiyat ve aşk insan psikolojisini nasıl etkiliyor? 

T. İ.: Sorunun yanıtı kendi içerisinde. Her iki disiplinin de insanın ruhsal dünyasını derinden ve olumlu olarak etkilediğini söyledikten sonra her olumlu duygunun içerisinde ayrıca acının da birlikte taşındığını unutmamak lazım. Toplantımızdaki en etkileyici örnek Fransız meslektaşım Dominique Fessageut'nin sunduğu Albert Camus'nün sevgilisi Maria Casarés'e yazdığı 1275 sayfalık aşk mektuplarıydı. 12 yıl boyunca devam eden ve Camus'nün ani ölümüyle sonlanan mektuplarda yazmanın ve aşkın kendisini trapez sanatçılarına benzeten Maria şöyle söyleyecekti: “Yukarıda, daima yukarıda, daima gergin, birbirine yapışarak, öteki tarafından tutulan, ve aşağısı, uçurum.” Sanırım etkilenmeyi en iyi anlatacak cümleler bunlar. Yazmak yaratıcılığın bir parçası, psikanalizin bu yüzyılda insan ruhsallığına kulak vermedeki neredeyse  tek dinleme yolu olması nedeniyle edebiyatın içinde kişiye özel aşk mektuplarının da bu anlamda biricik olduğunu teyit etmektedir. Bir de tabii aşk, Freud tarafından tutku modelini takip ederek tanımlanmıştır ve bu gibi mektupların ortaya koyduğunun tam karşılığını almak için onun verdiği tanımı düşünmeliyiz; "Nesneye kendi gibi davranılır (...) ulaşılmamış bir idealin yerini doldurmaya yarar."     

A2IP’nin bu yıl düzenlediği “Aşk Mektuplarından Sosyal Medyaya” konferansında ne gibi sonuçlar çıktı? Sosyal medyanın günümüz aşklarına ve edebiyata etkisi nedir sizce?

T. İ.: İki gün boyunca farklı ülkelerden gelen ve sadece psikanalist olmayan farklı disiplinlerde konuşmacılar hem aşk hem sosyal medya üzerine açıklamalar yaptılar. Tabii aşkın zamana göre yaşanış şekilleri de önemli çünkü toplantı sonunda genç katılımcıların pek de bilmedikleri aşkı ifade biçimleri paylaşıldı. Mesele bilgisayar kullanılmaya başlandığında 20'li yaşlarda olan bizim nesil ile internet ile doğan yeni nesil. İlginç bir araştırma epey ses getirdi; ergenlerle Avrupa’da yapılan çalışmalarda sosyal medya kullanımının hiç de sanıldığı gibi yaratıcılığı ya da yazım gücünü zayıflatmadığı tam tersine arttırdığı üzerine. Kişi aşkını her ortamda yaşamak istiyor ama toplumların bu yüzyılda daha narsistik olarak geliştiği düşünülürse mahrem olan mektupların yerine çok daha fazla kişinin seyirci olduğu aşkını sosyal platformlarda göstermenin arttığı söylenebilir. 

Kitabın girişindeki “Aşk mektuplarından robotik ilişkilere” başlıklı yazınızda, kadın ve erkeğin birbirinden farklı yazdıklarını, erkek mektuplarında kadın bedenine dair ayrıntılar bulunurken; kadın mektuplarında duyguların ön planda olduğunu söylüyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında, kitaptaki mektupları nasıl değerlendiriyorsunuz?

T. İ.: Kitaptaki mektupların muhatapları çok değişik kişiler, değer verilen kişiye özlem olarak yazılan var, politik acıların sonucunda oluşturulanlar ortak olan duygularımızı en içten olarak karşı tarafa ifade edebilmek. Hepsini genelleyemem…

Yazınızda günümüz aşklarını “robotik” bulduğunuzu söylüyorsunuz. Teknolojinin hızla ilerlemesi, mektupların yeni “Whatsapp” mesajlarının alması; duyguların anlık yaşanmasını ve iletişimin çabuk tüketilen bir şey haline gelmesini sağlıyor. Bu kitaptaki mektuplarda günümüz aşklarının robotik etkilerini görmek mümkün mü? 

T. İ.: Ben o yazıyı hazırlarken çok sayıda aşk mektubu okudum ve kişilerin mektuplarını sevdiklerine ulaştırmak için seçtikleri yolları görünce yaratıcılığın eksiklikten nasıl doğduğuna bir kez daha oldum. Oysa sosyal medya anlık,  boşluk bırakmayan ve hemen tatmin edilmesi gerekene hizmet eden bir sistem. Bu yüzden zamanda bekleme, eksiklik yaşama ve o arada mesajı okuyanın ne hissedeceğini hayal etme artık söz konusu değil.  Yazarlarımıza bir kez daha buradan da teşekkür etmek istiyorum hemen yazmayı kabul ettiler ve bizlere iki kişi arasındaki mahrem duyguların nasıl derinlemesine olduğunu gösterdiler. Yani tüm robotik bağlara rağmen aşk yaşıyor ve hep yaşayacak. Buna örnek olarak yüzyılımızda insana yardım etmesi, hayatı kolaylaştırması için üretilen robotlarda artık empati yeteneğinin olması bekleniyor yani insanlar robotun kendilerini anlamasını tüm ilişkilerin temelindeki empati ve anlayışı ister haldeler. Bu da bizler için olumlu bir gelişme.

İletişimin yalnıza mektuplarla sağlandığı dönemlerde yazılan aşk mektuplarıyla bugünkü aşk mektupları arasındaki temel ayrımlar nelerdir sizce? Sosyal medya aşk mektuplarının içeriğini nasıl etkiledi?

T. İ.: Aslında artık mektuplar fazla yazılmıyor en azından çok tercih edilmiyor. Bunun daha sıklıkla kullanıldığı ülkeler var mesela Fransa’da hâlihazırda kurumlar ya da kişiler kendi aralarında mektupla haberleşiyorlar. Alışkanlıklarını her şeye rağmen değiştirmeyen insanlar var ama sonuçta dünya değişiyor. Bugün daha hızlı sonuçlar alınan mesajlarla ilişkiler başlıyor ve bitiyor; bekleme ve heves yerini hızlı tüketime bıraksa da aşkın farklı formlarda karşımıza her daim çıktığını görüyoruz. Christian Bezantay’den bir pasajla bitireyim: “Emojiler, soyu tükenmekte olan nitelikleriyle saç tutamlarının ve kurutulmuş çiçeklerin yerini aldı mı? Hem daha neşeli hem de daha sıradanlar. Gülümseyen ve öpücük gönderen küçük sarı kafa, küçük kırmızı kalpler aşkı, kişinin emniyette hissettiği, aşkın çocuksu boyutuna bizleri geri getirir. Bununla beraber, umutsuzca boş olan posta kutusu ya da akıllı telefondaki kaygılı mesaj beklentisi göz önüne alındığında hiçbir şey değişmemiştir. Aşk mektubuyla birlikte, ölçülüp biçilmiş, seçilmiş, bazen yollayan tarafından tekrar okunmuş kelimeler alıcı tarafından en küçük detaya kadar irdelenecektir. Kısa mesajla birlikte, kişinin akıllı telefonun yazılacak cümleleri önceden bildiğine dair tuhaf bir izlenimi olabilir ki sırf hâlihazırda çok sık yazılmış olduklarından başlanmış cümleyi kendiliğinden tamamlamaktadır! Aşk mektubu, ötekinin bedenini, sarılmaları ve sarmalanmaları hatırlattığında özel ve gizli hale gelir. Ancak bir kısa mesajı saklamak-kişi akıllı telefonun maharetli bir çıkar için kullanımının bu izleri yeniden ortaya çıkaracağından her zaman korkabilir-kilit altına alınabilen mektuplardan daha zordur.” 

0
4908
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle