04 EYLÜL, SALI, 2018

"Hayat Bir Kurgular Yumağı"

Günışığı Kitaplığı’nın kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Mine Soysal, yayıncılık yaşamı yanında çocuklara, gençlere öyküler ve romanlar yazan bir yazar. Çocuk edebiyatımızda önemli yer edinen birçok kitabın editörlüğünü de yapan Soysal ile yayıncılığı ve edebiyat yolculuğu üzerinde söyleştik.

Sevgili Mine Soysal, kazıbilim alanında kulaç atarken 1996 yılında sizi çocuk ve gençlik edebiyatı alanında “Günışığı Kitaplığı” adı altında yazınsal savlı yayınlar ve üretimler içinde görüyoruz. Bu manifesto niteliğindeki söylemlerinizi doğrudan kendim ÇOGEM 2006 ve  2011 Ulusal Çocuk Edebiyatı Sempozyumlarında coşkuyla dinlemiştim sizden. Nedir bu -yayınevinizin adının da simgelediği üzere- günışığı niteliğindeki yayımcılık serüvenine sizi yönelten? 

Edebiyatın insanın yaşamına daha çocuklukta, ilkgençlikte sızmasını çok değerli buluyorum. Bu dönem, insanın hayal gücünün de en sınırsız olduğu yıllar. Edebiyat; dilin gücüne erme olanağı olduğu kadar, benzersiz kurgulama olanaklarıyla daha çocukluktan itibaren hayata dair muhteşem bir hazırlık sunuyor. Çünkü hayat bir kurgular yumağı. Her an her konuda düşünmek, plan yapmak, olasılıkları ya da sonraki adımı öngörmek, zamanlamak ve iyi kötü sonuç almak zorundayız. Bu arkadaşlıklar için de, okul ya da iş yaşamı için de, alışverişteyken ya da araç sürerken de geçerli. Kurgunun derin dünyasında zaman geçirebilenlerin, günlük hayatlarında daha kolaylandıklarını görmek şaşırtıcı değil.

​Öte yandan edebiyat okuma hakkına ve özgürlüğüne, çocukların ve gençlerin de yetişkinlerle aynı oranda sahip olması gerektiği de açık. Kuru kuruya, salt bir şeyler öğrenmek için değil, sadece ilgisini çektiği, elinden bırakmak istemediği için edebiyat kitaplarıyla buluşmak, dilsel, düşünsel ve duygusal haz almak onların da en doğal hakkı. Niteliksiz, didaktik, klişe metinlerden bunalan insanların okumayı sevmediğini sanması, buna inanıp kendini edebiyatın çokrenkli dünyasından mahrum bırakması çok üzücü. Ben de bir zamanlar böyle, kitap okumayı sevmediğini sanan bir çocuktum. Belki bu nedenle okumayı en reddedenlerin bile dayanamayıp okumak isteyeceği kitaplar yayımlamayı, onları edebiyatın büyülü dünyasına davet etmeyi seçtim. Günışığı Kitaplığı’nın kurulmasındaki temel dinamik buydu: Kim olursa olsun, yaşı kaç olursa olsun her insanın kitap okumaktan zevk alabileceğini deneyimlemesi.

  • Mine Soysal

Mine Soysal

Günışığı Kitaplığı’nın kurulduğu günden bu yana çocuk ve genç, dahası 7’den 70’e okurlara yönelik, nitelikli yazın odaklı yayınlarınızın gerçek özneleriyle sağlıklıca buluşabilmesi için sürdürebilir atılımlar yapmaya çabaladığınız ayırt edilebilir ölçekte görülebiliyor. Her biri çocuk ve gençlik edebiyatı alanına çok değerli katkılar veren atılımlar; "Çıtır Çıtır Felsefe", gençlik edebiyatı ve ON8, "Köprü Kitaplar", e-dergi Keçi, yayıncılık konferansları, çocuklara yönelik “Zeynep Cemali Öykü Yarışması”, kütüphaneci ve eğitimcilere yönelik “Eğitimde Edebiyat Seminerleri” vb… Bu atılımlarınızın genel işlevsel ereklerini biraz açar mısınız?

Çocuklar ve gençler için bir edebiyat adası yaratmak, görünür görünmez birçok sorunla uğraşmayı, engelleri ortadan kaldırmayı gerektiriyordu. İlk 15 yılımız, çocuk ve gençlik edebiyatımıza dünyadan önemli ustaların eserlerinin nitelikli çevirilerle dilimize kazandırılması ve ülkemizden bu alana gönül verecek yeni yazarların katılmasını sağlamakla geçti. Telif haklarından editörlüğe, desenlemeden baskı teknolojilerine kadar alan yayıncılığına emek verdik. Bir yandan yaş gruplarının okuma ihtiyaçlarını anlamaya; bir yandan da alanımızı çoğunlukla küçümseyen, burun kıvıran edebiyat ve medya dünyasına kendimizi anlatmaya çalışıyorduk. Beri yandan yetişkinlerin edebiyatla eğitsel okumaları nasıl karıştırdığını, aradaki ayrımı anlamadıklarını görmek, bu kemikleşmiş önyargıyla mücadele etmemizi kaçınılmaz kılıyordu.

Biz de kolları sıvadık! Edebiyatın yol arkadaşı olan felsefeyi çocukların yaşamına en doğal biçimde sokan “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisini kuruluşumuzun 10. yılında, 2006’da yayımlamaya başladık. Büyük küçük herkesin ilgiyle okuduğu ve 30 kitaba ulaşan bu dizinin ardından, Türkçenin çağdaş dil ustalarının çocukların da okuyabildiği eserlerinden oluşan “Köprü Kitaplar” koleksiyonunu oluşturduk. 2010 Memet Fuat Yayıncılık Ödülü’ne değer görülen ve geçen aylarda 21. kitabı yayımlanan bu koleksiyon da her yaştan edebiyatseverler için.

​15. yılımızı bir dizi yayıncılık projesini hayata geçirerek kutladık. 15 yaş üstü tüm okurlar için “genç” edebiyat markamız ON8’i yarattık. Çağdaş dünya edebiyatından çevirilerle başladığımız bu özgün koleksiyon Türkçe edebiyattan yazarların da katılmasıyla genişledi. ON8’in 50. kitabı yakında raflara çıkacak. Çocuklar ve gençlerle nitelikli edebiyatı buluşturma sorumluluğu taşıyan kütüphaneciler için “Çocuklar İçin Kütüphane” projemizi, eğitimciler içinse her yıl mart ayında düzenlediğimiz “Eğitimde Edebiyat Seminerleri”ni başlattık. Bu seminerler sayesinde eğitim dünyasında “yaratıcı okuma uygulamaları”nın yayılmasını sağladık. Edebiyat yayıncılığının gelişmesini amaçlayan yıllık konferansları “Zeynep Cemali Edebiyat Günü” adıyla sonbahar aylarında gerçekleştiriyoruz. Konferans ve seminerlerimizim tüm içeriği e-dergimiz Keçi’de yılda iki kez kış ve yaz sayılarında yayımlanıyor. E-dergimize keciedebiyat.com adresinden ücretsiz ulaşılıyor.

Özellikle bunlardan biri üzerinde durmak istiyorum: 2011 yılından beri çocuk ve gençlik edebiyatı alanında nitelikli yazınsal ürünler veren Zeynep Cemali’nin adına düzenlediğiniz öykü yarışması, 6-8 sınıf okurların yaratıcı yazma eğilimlerini  isteklendiren sürdürülebilir bir yapılaşmaya bürünmüş görünüyor. Ötesinde günümüz edebiyat alanında çok ender rastlanan bir değerbilirlik göstergesi. Bu ediminiz de yazın dünyasına örneklenen bir armağan olmalı.

Zeynep Cemali, güçlü öykülemesi ve öykülerle kurguladığı romanlarıyla çocuk edebiyatımızda iz bırakan önemli bir yazar. Çok erken yaşta, Kasım 2009’da aramızdan ayrıldığında geride sekiz kitap ve sayısız okur bıraktı. Cemali, çocukluğa, çocuklara hayran bir insandı. Onun çocuklarla kurduğu eşsiz iletişimi yaşatmak, edebiyata davetini sürdürmek amacıyla 2011’den beri organize ettiğimiz Zeynep Cemali Öykü Yarışması sekizinci yılını doldurdu. Yarışma, Proje Başkanı Müren Beykan ve raportör Hande Demirtaş’ın titiz çalışmaları, her yıl yenilenen değerli seçici kurulları ve ülkenin her köşesinden toplanan yüzlerce öykü sayesinde yıldan yıla yükselen bir edebiyat olayına dönüştü. Sadece 6, 7 ve 8. sınıfların katılabildiği yarışmayı MEB ülke genelinde duyuruyor.

​Yarışma geleceğin yazar adaylarını müjdelemekle kalmıyor, öğrenci-öğretmen dayanışması için de sıra dışı bir olanak yaratıyor. Dereceye giren öyküler hem her yıl yayımlanan “Ödüllü Öyküler Kitapçığı”nda yer buluyor, hem de yazarları ödüllerini Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nde düzenlenen ödül töreninde usta yazarların elinden alıyor. Ödüllü genç öykücülerimizle iletişimimiz sonraki yıllarda da sürüyor. Lise ve üniversite yıllarında da onlarla iletişimde olmaktan, içlerindeki edebiyat hevesini diri tutmaktan mutluluk duyuyoruz. 

2011’de Dünya Kitap tarafından “Yılın En İyi Yayınevi Ödülü’ne değer görüldü yayıneviniz. Yayıncılık sürecinizdeki deneyimleriniz ve yaşadıklarınız bağlamında alanda; yazardan okura -editör, illüstrasyon, tasarım, yayım, eleştiri, popüler kültür, dağıtım/satış-pazarlama vb. dediğimiz- sıcak zincirin en çok hangi halkasında sıkıntılar var sevgili Mine Soysal?  

Çocuk ve gençlik kitapları, son yıllarda tüm dünyada yayıncılığın “sevgilisi” olarak tanımlanıyor. Bunun nedeni sadece bu kitapların yükselen satış grafiği değil elbette. Çağdaş eğitimde edebiyatın, çocuğun entelektüel gelişimi için gizil güç olarak kabul görmesi de çok etkili. Ancak ülkemizde durum biraz farklı. Çocuk ve gençlik edebiyatımızın önünde öncelikle aşılması gereken iki temel engel var: Birincisi; başlarken de değindiğim gibi, edebiyat kitaplarının kurgudışı, eğitsel amaçlı, didaktik ya da parmak sallayan kitaplarla aynı kefeye konması yanılsaması. İkincisi; çocuk ve gençlik edebiyatının büyük edebiyat denizindeki konumunun ve öneminin anlaşılmamış olması; okumadan, bilmeden, sadece yaş gruplarıyla sınırlandırılması. Oysa konu edebiyat olduğunda, sadece çocukların ya da gençlerin okuyacağı değil, her yaştan insan gibi çocukların ve gençlerin de zevkle okuyabildiği kitaplardan söz ediyoruz.

Yayıncılıkta özgün bir dosyanın ya da çevirilecek eserin niteliksel değerini edebiyat kıstaslarının belirlemesi kaçınılmazdır. Bu değerlendirmeyi yapacak olan ve hangi yaş grubu için yayımlanabileceğini söyleyecek olan da editördür. Ama ülkemizde, yazardan illüstratöre, çevirmenden grafik tasarımcıya kadar büyük çoğunluk ortaya çıkardığı “ilk” işten memnun olup yeterli görebiliyor. Sanatsal yaratının odaklanmak, çok çalışmak ve sürekli aramak anlamına geldiğinin sanki pek farkında değiliz. Editörün, kitabı oluşturan tüm parçaları bütünleştirecek ve en çok okurla buluşmasını sağlayacak uzmanlığından, eleştirisinden gerçek anlamda yararlanmayı bilemeyebiliyor. Oysa özellikle bizim alanımızda bu yaratıcı işbirliği çok çok kıymetlidir.

​Bu temel noktaların dışında kalan; dışa bağımlı hammadde ve telif sorunları, baskı teknolojilerindeki kısıtlar, satış noktalarının ve kütüphanelerin yetersizliği, dağıtım ve pazarlama sorunları, akademik çalışmaların ve eleştirinin eksikliği gibi belirleyiciler tüm yayıncılık sektörü için ortak dertler. Üstelik, çocuk ve gençlik kitapları gibi yüksek maliyetli bir yayıncılık alanını da son derece olumsuz etkilemekteler ne yazık ki. 

1996 yılında yayımlanmaya başlayan “Ala Kitapları” başlığı altında dört kitaplık dizinizin Serdar G. Sönmez’in gravür tadındaki karakalem çizimleri ile bir kitapta toplandığı, Ala Çocuk Yollarda’nın kahramanı Ala’nın merakı, onu, okurla birlikte Antik Çağ’ın büyüleyici mekânlarında insanlığın günümüze evrilen şiirsel öyküleriyle görkemli bir  yolculuğa çıkarıyor. Yine İstanbul Masalı kitabınızla 300 bin yıllık bir kentin varoluş zamanlarından günümüze süregelen yerleşme, yapılaşma ve toplumbilimsel varsıl ne ki yorgun yaşam öykülerini Betül Sayın’ın minyatür biçemindeki görkemli çizgileri eşliğinde zamandizimli bir akışla masalımsı bir dille anlatıyorsunuz. Sizi -sanırım 2015 yılıydı- İZ TV’de “İstanbul'un Yüzleri – Mine Soysal ile İstanbul Masalı” belgeselinde de heyecanla izlemiştim. O coşkuyla Eskişehir’de yaşayan eski bir Khalkedon’lu olarak sizi arayıp kutlamıştım. Bu çalışmanız ve yayımlanan iki kitabınız da içinden geldiğiniz kazıbilim alanına bir değerbilirlik armağanı olarak sunulmuş gibi…

Ne güzel anlattınız, sağ olun. Ala Çocuk Yollarda adlı öyküler kitabım da, İstanbul Masalı adlı anlatım da 15 yılı aşan arkeoloji mesleğimin bana cömertçe sunduklarına duyduğum minnetin eseridir. Öğrencilik yıllarımdan beri katıldığım kazılarda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki 10 yılı aşan müzecilik yaşamımda, sistemli ve disiplinli çalışmayı, Anadolu’ya ve insanına aşkla bağlanmayı, buluntuların fısıldadığı asıl öyküleri duymayı, toprağın altından günışığına çıkan kültür tarihi belgelerinin aslında insanlığın gelecek rehberi olduğunu anlamayı mesleğim sayesinde genç yaşlarımda öğrendim. Bugün geriye dönüp baktığımda, arkeolojinin çocukluk hayalim olmasının nedeni daha da anlam kazanıyor zihnimde. Kültür tarihi; doğru-yanlış, iyi-kötü, eski-yeni, geçmiş-gelecek, savaş-barış, yaşam-ölüm, sevgi-nefret bir aradalığıyla örülü. Sanırım bu felsefi yapı, insana zerresi olduğu evrene huzur, sukûnet ve sadakatle hizmet edebilme yetisi bağışlıyor. En azından benim kişisel yolculuğum böyle oldu.

Kitapçı raflarında çok arananlardan Eyvah Kitap! adlı baş yapıtınız, (ben 52. baskıyı gördüm) çocuk ve gençlik edebiyatı kitap okuma, seçme, buluşma sorunlarına tutulmuş büyük bir büyüteç gibi. Bugüne dek on binlerce öğrenciyle yaptığınız etkileşimli sunuş, tartışma ve söyleşi programlarından ağdırılmış okur kesitleri ile veriyorsunuz bu öyküsel olguları. Alana ürün veren yazarları, yayımcıları, editörleri daha nitelikli yazın metinlerine yönseten; ne ki daha önemlisi çocuk okuru ve yetişkinleri (öğretmen, kütüphaneci, anne baba) nitelikli yazınsal kitap seçiminde ve okuma olgusuna bakışta daha bilinçli, daha özgür kıldırabilecek capcanlı öykülerle. Daha 2006’da 2. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu’ndaki sunumuzda, “Yazan da yayımlayan da çocukların eline tutuşturdukları her niteliksiz kitabın, günün birinde çocukları okumaktan büsbütün soğutacağını, yani gelecekteki okur kitlesini kendi elleriyle baltaladığını fark etmelidir” demiştiniz. O tarihteki söyleminizin işlevsel yerindeliği günümüzde de sürüyor denilebilir mi?

Evet, bugünlerde 55. baskısını yapan Eyvah Kitap! ulaştığı 200.000 kopya ile en çok okunan kitabım. Beni asıl sevindiren, kitabımın okuma hak ve özgürlükleri konusunda çocukları, aileleri, eğitimcileri ortak bir tartışmada buluşturabilmesi. Kitabımı okuyan çocuklar, gençler, kısa öykülerden birinde ya da birkaçında kendini bulabiliyor ve anlaşılmak umuduyla kitabı ailelerine, hatta öğretmenlerine öneriyor. Böylece kuşaklar hiç olmazsa bir konuda birbirleriyle daha sağlıklı, daha yapıcı iletişim kurabileceklerini fark ediyorlar. İyi yazılmamış, iyi kitaplaşmamış, sırf bir şeyleri öğretmek amacıyla yazılmış edebi tattan yoksun kitapların onları okumaktan nasıl soğuttuğunu; yeni, çağdaş temalara, yazın biçimlerine, gerçekçi karakterlere duydukları merakla ciddiye alınmaktan nasıl tatmin olduklarını görmelerini istiyorum. Daha da önemlisi yetişkinlerin, edebiyat okuru olabilmenin zorla, baskıyla, siparişle değil, ancak özgür denemeler ve içsel keşiflerle mümkün olabileceğini anlamalarını sağlamak. Eyvah Kitap! ile buna dikkat çekebildiğimi, insanlara önyargılarından uzaklaştıran farklı bakış açıları sunabildiğimi sanıyorum. 

Eyvah Kitap! ile bir bakıma aynı çizgiyi sürdüren, ne ki, daha oylumlu kesit ve olgu öykülerinizi Odada Yalnız yapıtınızla da sürdürüyorsunuz. Ülkemizin her coğrafyasını ve o coğrafyanın toplumsal yapısındaki her kesim gencin sorunlarını gözleyen dev bir büyüteciniz olmalı elinizde. 

Aman efendim, keşke olabilse böyle bir büyütecim. Benim şansım, gerek arkeoloji mesleğim, gerekse yazarlığım sayesinde ülkenin farklı bölgelerinde çok sayıda genç, çocuk ve yetişkinle iletişim içinde olabilmek. Onları dinlemek, sorular sormak, birlikte cevaplar aramak, yeniden düşünmek benim için vazgeçilmez. Uzun yolların, eski köylerin, yeni kentlerin, bir örnek okulların arasında kimi kerpiç damlarda, kimi gecekondularda ya da apartmanlarda sıkışmış sayısız yaşam kazılı zihnimde. Çoğu, edebiyatımızda artık daha az görülen yaşamlar. Ama bence o isimsizlerin öyküleri geleceğimizi biçimliyor. Ürkütücü yalnızlıkları, çaresizce yılmışlıkları, törelerin tutsağı olmuşluklarıyla sanata, edebiyata en uzak bırakılanlar... Onları tanıdıkça, onlarla sohbet ettikçe başka türlü yazmak mümkün değil. Ülkemizde ne çok var Odada Yalnız’lardan. 

Önce bir genellemeyle; Eylül’de Aşklar’la başlayan, Uzakta ve Daralan’la süren roman yazarlığı serüveniniz; edebiyatın o görkemli, besleyen, dönüştüren gücüyle çığlıksı bir uyaran gibi gençlerin her bir insanlık durumu ile yüzleşerek yaşama değgin sorular sormalarını, deneyimler kazanmalarını, kişiliklerini geliştirmelerini ve yaşama tutunmalarını sağlayacak kapılar, pencereler açıyor. Ben burada bir ayraç açarak diliniz üzerinde durmak istiyorum. Kitaplarınızı okurken her toplum kesiminin konuşma diline bükülebilen, okuma sürecini tıkamayan, sahici, çok geniş varsıl, eytişimsel bir dil örgüsüyle ile karşılaşılıyor. Sanki her gün Türkçe sözlüğümüzü elden geçiriyormuşsunuz izlenimine kapıldım. Bu yöntemi Hasan Ali Toptaş’ın yöntemlerinden biri olarak bir söyleşimizde kendisinden dinlemiştim. Bir Mine Soysal sözlüğü mü oluşuyor yoksa? Bu bağlamda düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

İçine doğduğum Türkçeyi seviyorum. Türkçe yazılmış edebiyat ve şiir kitaplarını okumaktan büyük haz duyuyorum. Anadilimin inceliklerini, olanaklarını, sınırsızlığını hissetmek muhteşem. Elbette sözlükler çok değerli, ama sanırım benim asıl öğretmenim dil ustalarımızın kitapları. Okudukça biriktirdiğim sözcükler, deyişler, betimlemeler, diyaloglar... coşkun akan bir nehir gibi; o sudan içtikçe içesi geliyor insanın. Benim çabam, yalın ama derin olanı, en az sözcükle süslemeden yazmak. Karakterlerimi, ait olduğu toprağın, kültürün, ruh halinin dilinden yaratmaya çalışıyorum. Türkçe, benim varlığımın olduğu kadar yarattıklarımın da dili.

​Çocukluğumda sık duyduğum, ama artık pek kullanılmayan sözcükler; değişen teknoloji ve iletişim davranışlarımızla dilimize yeni katılan sözcükler; yabancı dillerden armağan gelen sözcükler; küfür, argo vb. hani dilin “baharatı” denilenler ve öz Türkçe çabaları... hepsi aynı değerde benim için. Dil yaşayan, değişen, dönüşen, capcanlı bir evren sunuyor ve ben bu evrende var olmaktan müthiş bir mutluluk duyuyorum. Anadilim, sansüre karşı çıkma inadımda, otosansürden arınmamda en güçlü desteğim. Her insanın kendi anadilinde bu özgürlüğü tatmasının ve hiçbir nedenle engellenmeden içinde yaşamasının değeri paha biçilmez.  

Uzakta romanınız toplumsal yönden taban tabana zıt iki farklı dünyada açmazlarla yaşayan iki gencin (biri, üniversite öğrenimini tamamlamak üzere uzaklarda para biriktirmek zorunda olan Erdo ve diğeri çok varlıklı bir ailenin karmaşık ilişkileri içinde sıkışmış, Dünya) bir bakıma örselenmiş benzeşik, ne ki kesişmesi olanaklı olmayan koşut bir çizgide yürüyen öyküleri acıklı ve zorunlu bir sonla noktalanıyor. Zaten roman böyle sonlanmasaydı klasik varsıl oğlan - yoksul kız ya da varsıl kız - yoksul oğlan edebiyatı içinde yitip giderdi metniniz. Romanınız Türkiye gerçekliğinin; kendini var etmeye çalışan büyükçe bir toplumsal alt katman bireylerinin ne gibi savaşımlar verdiğinin, günümüzde gözden kaçırılan ve acılığı kanıksatılmış iş kazalarının erksel ya da toplumsal vurdumduymazlığa da sloganlara başvurmayan duyunçsal bir başkaldırı niteliği taşıyor. Ayrıca romanınızdaki böyle bir son, edebiyatın eşsiz işlevini de ortaya çıkarıyor. Edebiyat, şaşırtmalıdır, sezgi ve alımlatmaya dayanan yazınsal yapısıyla toplumsal duyunçta ses vermeyen tellerin tınısını yükseltmelidir çünkü. Romanınızın yazım süreçlerinde çok derin araştırmalar yapmış olmalısınız; inşaat sektörü, maden ve Tuzla tersaneleri iş kazaları vb…

Şantiye yaşamına uzak değilim. Mesleğim nedeniyle izlediğim, bildiğim bir dünya. Sanayi arkeolojisi ilgiyle izlediğim bir alan. Her zaman iş makinelerini, kamyonları, tozu toprağı seven biri oldum. Uzun yıllar Marmara Adası’ndaki antik mermer ocaklarında yüzey araştırmalarına katıldım ve ocaklarda çok zor koşullarda çalışan işçilerin başına gelenlere tanık oldum. Yine de iş kazalarına odaklanmamda, 2000’lerin başından itibaren sıklıkla acı haberler duyduğumuz Tuzla Tersaneleri’nde yaşananlar etkili oldu. Çocukluk ve ilkgençlik yıllarımda yaz tatillerimin geçtiği eskinin balıkçı köyü Tuzla’yı karış karış bilirdim. İnsana sunduğu muhteşem doğal güzelliklerin içinde büyüdüğüm Tuzla’ya o uğursuz tersanelerin yapılmaya başlandığı yıllarda artık hiç gitmez oldum. Her şeyi değiştiren, sahilleri metalle kaplayan o devasa ortam, yıllar içinde yüzlerce can aldı, insanları sakat bıraktı, ocakları söndürdü. Alın teriyle çalışan insanların, yetersiz iş güvenliği, eğitimsizlik ve kötü koşullardan ötürü canından olması, engelli kalması aklın alabileceği bir şey değil. Ne yazık ki, durum hep daha kötüye gidiyor. Günümüzde her gün en çok duyduğumuz haberlerin başında geliyor iş kazaları. Sadece yetişkinler de değil, sayısız gencimiz evine ekmek götürmek ya da eğitim harçlığını çıkarmak için çalıştığı inşaatlarda canını yitiriyor. Uzakta’nın Erdo’su gibi gençler onlar. İyi kalpli, yoksulluğa direnen cesur insanlar. Sessizce aramızdan ayrılmalarını kabullenmek, yitişlerini adeta olağanlaştırmak imkânsız. 

Büyük bir kentin varoşlarında yaygınca var olan benzeşik odaklı yaşamlardan etkileşimli iki ayrımlı kesite mercek tutan son romanınız Daralan; edebiyatın eşsiz gücüyle değer yargılarını dönüştüren; Mete ve Ömer gibi güçlü karakterleri ile zamanın eleğinde yitmeyecek, uzunca bir dönem genç - üst yaş edebiyat okurlarının zihinlerde dolaşacak nitelikte yazınsal bir örneklem. Gerçek benliğimizi dışa vuran iç seslerimizle cebelleşmeye, bize benzemeyenlerle eşduyum kurabilmeye yönseterek Mete ile özdeşleşen okurun da insansal evrilmelerine, bilinç sıçramalarının kapılarını, pencerelerini açmasını sağlayan. Romana bir bomba gibi giren teyze Feride, aile ve sorunlu komşu bireylerinin yaşamlarında önemli dönüşümler yaratan bir figür gibi görünse de metinde eylemci yapısı biraz eksiltmiş görünüyor. Yarattığınız bu figürün gerçek yaşamdaki karşılığını biraz açımlar mısınız Sevgili Mine Soysal?

İlkgençlik, insanın yaşadığı her şeyin ya da farkına vardığı duyguların sadece kendi başına geldiğini, başkalarının da benzer yollardan geçtiğini henüz öğrenmediği yıllar. (Sırf bu nedenle gençlik daha çok yazılmayı, konuşulmayı hak ediyor bence.) Mete’nin ailesi Türkiye’deki yüz binlerce aile gibi. Yokluklarını ve yoksunluklarını sırtlamış, sorunlarıyla baş etmeye çalışan, çoğunlukla örselenmiş, çaresiz hisseden yorgun insanlar. Genç Feride Teyze ise başka bir dünyanın temsilcisi. Büyük kentte üniversite okumuş, akademik kariyer yapmaya kararlı biri. Entelektüel donanımı, eşitlikçi dünya görüşü ve heyecanlı kişiliğiyle seçimler yapabilen, kendi ayakları üstünde durmaya çabalayan bir genç kadın. Okur, kitaptaki diğer karakterler gibi Feride Teyze’yi de sadece Mete’nin izlediği, gördüğü, anlayabildiği kadarıyla tanıyor. Ne eksik ne fazla. Mete, teyzesini bazen işleri büsbütün karıştıran bir yabancı, bazen de en olmadık anda hoşgörü ve sağduyuyla davranabilen aileden biri gibi hissediyor. Bu yolla, romanın önemli eksenlerinden biri olan ayrımcılık ve şiddetin, Feride gibi güçlü biri için bile baş edilmesi, içinden çıkılması zor bir gerçeklik olduğunu duyumsatmak istedim okura.

Okurlara bir iletinizi alabilir miyim?

Ben, insanların edebiyatın, şiirin, felsefenin sihriyle sarmalanmasının dünyayı değiştireceğine inanan romantiklerdenim. Yetişkinler kendilerini, çocuklarını ya da öğrencilerini kitaplardan uzak tutmamalı, kitaplardan korkmamalı diyorum. Dileğim aslında her yaştan insan için: Yazarlar, şairler, düşünürler arasında okuya okuya iz sürsünler; keyif alacakları yeni türler keşfetsinler; sayfalarına sığınmaktan, zaman geçirmekten zevk duydukları sayısız kitaba kavuşsunlar. Çünkü edebiyatın dili, insanın vicdanına dokunabilendir. Okuyan insanların, öfkeden, şiddetten, ayrımcılıktan uzaklaşan, barış ve huzur dolu, adil ve eşitlikçi bir yaşamı umut eden, nazik, düşünceli ve neşeli bireyler olabildiğini hiç unutmamalı. 

0
5976
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle