12 TEMMUZ, CUMA, 2019

Gelenekten Günümüze Doğru Genişleyen Şiir Yelpazesi -3-

Günümüz şairleriyle gelenekten günümüze şiirin durumunu, şiir anlayışlarını, nasıl yazdıklarını, şiir ile şairin varlıklarını konuşacağımız söyleşi dizimize devam ediyoruz. Gelenekten Günümüze Doğru Genişleyen Şiir Yelpazesi adlı bu dizimizin  üçüncü bölümünün konukları Beytullah Kılıç, Burak Ş. Çelik, İsmail Afacan ve Enver Ali Akova oldu.

Gelenekten Günümüze Doğru Genişleyen Şiir Yelpazesi -3-

Arkadaşım, bu coğrafya kendini şiirle ifade etmek isteyenlerin coğrafyası ama sen düzyazıyı bütünüyle bir kenara bırakma. Çünkü şiir geniştir ama her şeyi şiirle anlatamazsın. Düzyazıyla soluklan. Düzyazıyı başaramayan, şiir yazamaz.” (Şiirsaati dergisi-9. Sayı / Temmuz-Ağustos-Eylül 2010)  Diyor Sennur Sezer. Günümüzde şiir yazan, yayımlayan kişilere şöyle bir bakacak olursak, genel itibariyle sadece şiir yazıyorlar. Düzyazı onlar için korku trenini anımsatıyor ve binmek istemiyorlar. Oysa günümüz şairleri ve onların şiirleri için inceleme, eleştiri(tenkit) gibi türlere ihtiyaç var. (kitap tanıtım yazılarından bahsetmiyorum) Geleneğe bakacak olursak bunun birçok örneğiyle de karşı karşıyayız: Cemal Süreya, Turgut Uyar, Gülten Akın, Memet Fuat, Fethi Naci… Sizce günümüz şiirinin düzyazı eksikliğinin sebebi ya da sebepleri nedir/nelerdir? Ayrıca yazılan bir inceleme ya da eleştiri yazısı objektif olabilir mi? Neden?

Beytullah Kılıç: Okunmayan kitap hakkında bir yazı kaleme almak imkânsız. Şiirimizde en çok şikâyet edilen konu eleştiriden de öte herkesin sadece kendi yazdığını okuması. Böyle bir tespit neticesinde “Niçin düzyazı yazılmıyor?” sorusunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Büyük ustaların bile okumadığı dedikodusu bu kadar yaygınken eleştiri problemi bence geri planda kalıyor. Şiir kitapları şairler tarafından yeterince takip edilirse düzyazı sorunu da kendiliğinden ortadan kalkacaktır diye düşünüyorum.
İncelemenin objektifliğine gelecek olursak… “Şiir nedir, ne değildir?” sorusunun cevabını genel geçer bir çerçeveye oturtamadığımıza göre inceleme ve eleştiride objektiflikten söz etmek zor.

Burak Ş. Çelik: Sorudaki düzyazıyla ilgili söylenenlere katılıyorum. Düzyazı yazma kabiliyeti ise ancak çalışmak neticesinde elde edilebilir ve ne yazık ki toplum yaşantımıza sirayet eden tembellik hakikatinden şairler de nasibini almış görünüyor. Şiir yazan, fakat düzyazı yazmaktan kaçınan şairleri tembel şairler olarak nitelendiriyorum. Elbette düzyazıdan kastım kurgusal, fantastik türler değil. Bu türleri dışarıda tutarak konuşuyorum. Düzyazıdan kastım, daha doğrusu şairin kolunda en iyi duran, eleştiridir. Şairin en azından kendi şiiri üzerinde düşünme zahmetine girmesi gerek. Neyi nasıl yaptığı yahut yapmaya çalıştığı hakkında fikir sahibi olmayan bir şairden doğru adımlar atması beklenemez. O şairden ancak kazara iyi şiirler çıkar ve bu kaza bir süreklilik arz etmez. Demek istediğim, sürekli iyilik ya da kötülük ancak bilinçli adımlarla mümkün olur.

Eleştiride nesnelliğin mümkün olduğunu ileri sürenler var. Hatta Hippolyte Taine, Ferdinand Brunetiére, Gustave Lanson gibi bazıları bilimsel eleştiri örneklerini de vermişlerdir. Bunların karşısında ise A. Gide, Gourmont, Lemaître ve A. France gibi izlenimciler duruyor. İkinci grupta olanlar, okur temelli yaklaşımlara, alımlama estetiğine dayandırır görüşlerini. Nesnel eleştirinin daha önce yapılmış örnekleri var. Ben eleştirinin bir bilim olduğunu düşünmüyorum. Çivi çiviyi söker diye bir tabir var Türkçede. Edebî türler, çalışmalar bilimsel nitelik taşımaz. Bilimsel olmayanı bilimsel ölçütlerle incelerseniz ya yanlış veriler elde edersiniz ya da örneğin şiiri bilimsel metotlara göre yazması için şaire yol göstermiş (!) olursunuz.

İsmail Afacan: Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi bugünkü şairlerin çoğunluğu yer yer şiirselliğin önemsenmediği nesre yaklaşan şiir yazdıkları için düzyazıya ihtiyaç hissetmiyor olabilirler. İkinci ve asıl nedeni günümüzde şairlerin alanına dair entelektüel birikimin zayıf olması ve aydın sorumluluğu taşımamalarıdır. Sonuçta şiir ve düzyazı birbirinin olanaklarından yararlanır ama farklı şeylerdir. Şiirle anlatamadığın şeyleri düzyazıyla aktarabilirsin. Bir şiir üzerine tartışmayı, güncel-politik bir gelişmeyi, kitap eleştirisini, izlediğin bir sergiyi, dinlediğin konseri, yaptığın bir seyahati... Liste uzatılabilir. Bu noktada düzyazı ve türleri devreye girer. Cemal Süreya’dan Can Yücel’e, Orhan Veli’den Edip Cansever’e bu entelektüel çeşitliliği rahatlıkla görebiliriz.

“Eleştiride nesnel olunabilir mi?”ye gelirsek, ben şiirin öznel alanının olduğunu kabul etmekle birlikte şiirin nesnel alanının daha baskın olduğu kanısındayım. Yani öznel yanlarını göz ardı etmeden nesnel olunabilir. Sonuçta sınırları zaman içinde değişmekle birlikte şiirin edebi türler içinde bir sınırı olduğunu düşünüyorum. Bu sınırı da şiiri diğer türlerden ayran özellikler belirler. Öznelliği tek belirleyici görmek, işi sadece kişisel zevke bırakmak meleklerin cinsiyetini tartışmaktan farksız olur.

Enver Ali Akova: Öncelikle, Sennur Sezer’in bu sözlerini eğer şöyle ele alırsak: Düzyazının gerektirdiği disiplini öğrenmek bir anlamda ufuk açıcı olur - şairin soluklanmasına yardımcı olur, bu yadsınamayacak bir gerçek. Bu anlamda düzyazıdan kastınız, soruda belirttiğiniz üzere, inceleme ve eleştiri ve hatta makale olması ya da edebi türleri kapsayacak şekilde olmasının (öykü, roman, oyun...) bunu değiştirmeyeceğini düşünüyorum. Halihazırda şiir yazan biri için, sanatın birçok dalının inceliklerini öğrenmenin şiirlerine de etki edeceği kanısındayım. Ama öyle görünüyor ki bu sözlerle asıl ima edilmek istenen bu değil, zira devamına göre “düzyazıyı başaramayan, şiir yazamaz”. Tabii buradaki başarı ifadesindeki muğlaklığını koruyor, o yüzden bu sözleriyle Sennur Sezer’in düzyazıyı şiir yazmak için bütünüyle bir şart olarak koşmadığına yorumlamak da mümkün. Bu sözleri yorumlamaktan öte sorunuzu yanıtlamaya gelirsek, aslında bu anlamda kesin bir yargı taşımıyorum. Şöyle ki, öncelikle korku treni benzetmesine tamamıyla katılmadığımı ve hatta bir sanatçı ya da düşün insanı için korkmanın bir şeyi yapmamak için bir sebep oluşturabileceği düşüncesini yanlış bulduğumu belirtmek istiyorum. Böyle bir kişi ilgileri doğrultusunda gücü yettikçe bir alanı keşfedebilir ve sonrasında, bu konuda tatmin olduğu kadarıyla ve elde ettiği başarı (hem kendince hem de buna bağlı olarak objektif bir bağlamda) doğrultusunda, bu eylemini sürdürüp sürdürmeyeceğinin kararını almalıdır. Fikrimce, eleştiri yazmak bir şaire yüklenmesi gereken bir görev olarak görülmemelidir ancak hem şair için hem de şiir dünyamız için faydası yadsınamaz. Bunun bir sebebi de bu durumda eleştiriyi yazan kişinin eleştiri yazmak için gerekli altyapıya kavuşmuş olduğunu varsaymış olmamızdadır. Şair böyle bir altyapıya sahip olmak için bu doğrultuda bir kararı takiben çalışmalıdır, sadece şiir bilgisinin eleştiri yazmak için yeterli olacağı konusunda şüpheliyim. Bu tür bir altyapının şair için elzem olmadığını düşünmem bir yana bunun şair için ufuk açıcı olacağı kanısındayım (başka bir anlamda bir altyapıya sahip olmak da ufuk açıcı olabilir). Bu konuda günümüzdeki şiir eleştirisi eksikliğinde kişisel sebeplerden, ülkece kültür-sanat ve gündelik hayatımızdaki eksikliklerden öte bir sebep aramayı gerekli görmüyorum. Bu sorunuza verdiğim yanıtı tamamlarken zannediyorum ki kendimi de bir kenara koymam yakışık almaz. Kendim için, henüz bu tür bir altyapıyı tamamladığımı düşünmediğimden ötürü henüz bir şiir eleştirisi yazmadım.  

“1970’lerde şiirimizde “ter, yara, hüzün, isyan, kan, acı” sözcüklerinin de aralarında olduğu pek çok kederli, yaslı ses yaygınlık kazanmıştı. 1940 toplumcularında da durum farklı değildir.” (Şeref Bilsel Yalnız Şiir, Ayrıntı Yayınları, sf. 70) Günümüz şiirinde de genellikle benim farkına vardığım sözcükler arasında “ben, varlık, varoluş, anne-baba, park, çağ, beden, yalnızlık” gibi sözcükler ve bu sözcükleri karşılayan imgeler yaygınlık gösteriyor. Bu sözcüklerin ve imgelerin yaygınlık göstermesi günümüz şiiri için neyi imliyor? Günümüz şiirinin yapıtaşı konumunda sizin bahsedebileceğiniz sözcükler ya da imgelerin kurulumunu da göz önüne alırsak izlekler nelerdir?

Beytullah Kılıç: 40’larda ve 70’lerde kendini sokakta savunan birey, günümüzde savunma hattını kendi kapı eşiğine kadar çekmiştir. Toplumsal konularda ortak hareket edebilen insanların yerini kendi duvarları arasında varlığını sorgulayan birey almıştır. Bu değişim sonucunda kullanılan sözcüklerden tutun da imgeye ve bütününde şiire kadar tüm taşlar yerinden oynamıştır. Buradan şiirimiz nereye gider sorusu benim boyumu aşar. Fakat kendimden çıktığım yolda çocukluk mitimi ve toprağı, imgelerin belli sözcükler arasında sıkışmaması açısından çıkış olarak gördüğümü belirtmeliyim. Toprağın, geleneksel bakış açısının dışında hem felsefi açıdan hem de imgesel açıdan potansiyeli olduğu kanısındayım. Burada “toprak” ifadesini geniş bir kavram havuzu olarak seçtiğimi ifade etmeliyim. (Çocukluk, toplumsal bilinçaltı, yeni Dünya miti, toplumsal barış…)

Burak Ş. Çelik: Herkes yalnızlaştı. İnsanlar birbiriyle konuşmuyor. Bazı insanlar şairlerden bile daha yalnız. Ben dünyanın çarklarının bozulduğunu ve sistemin dağılmaya yüz tuttuğunu görüyorum. Tüm bileşenleriyle. Şairler düzene ayak uyduramayan, aykırı tiplerdir ekseriyetle. Kabullenmezler kolay kolay. Bu bozuk çarklar arasına sıkışmış şairler, çığlıklarıyla bir varoluş mücadelesi veriyor. Kendi varlığını ve dünyanınkini sorguluyorlar. Anne-baba, çağ, beden, varoluş ifadeleri hep aynı noktadan sudur ediyor. 70’lerin şiirine “ter, yara, hüzün, isyan, kan, acı” kabilinden ifadelerin girmesi ne kadar doğalsa; Y Kuşağının -ki bu kuşak bir geçiş kuşağıdır- şiirinde alışamama, eskiye özlem -belki en başa- pek tabii olarak kendisine bir yer edinir. Belki Z Kuşağı (2000-2019 arası doğanlar) bu dünyaya alışmış olacak. Ama biz, en azından kendim için konuşayım, alışamadık. İsyan şiirleri günümüzde de yazılıyor. Ama bu isyan ne devlete ne Allah’a. Bu isyan tüm sisteme karşı bir isyan olabilir belki. İnsan elinin yaptığı her şeye karşı bir isyan; insanın eline değil.

İsmail Afacan: Yaşanan tarihsel dönemler Türkiye şiirini etkilemiştir. Bunlar sözcüklere, imge yapısına ve temalara yansımıştır. 40 kuşağı toplumcuları, Garipçiler, İkinci Yeni, 60 kuşağı ve 80 kuşağı şairleri bunu başarmıştır. Kendi tarihselliklerini ve karakteristiklerini yansıtmıştır. Bunu örneklerle de açıklayabiliriz ama uzatmamakta fayda var. Bugünün sorunu ise kullandığı sözcüklerden çok, bu sözcüklerin dönem atmosferini ya da şiir anlayışını ne kadar yansıttığıdır. Örnek verdiğiniz “park” sözcüğü... Bu hangi bağlamın ürünü bir sözcüktür. Meseleye buradan bakılması gerekiyor.

Enver Ali Akova: Açıkçası, fikrimce, dönemlere özgü yaygınlık gösteren bu tür sözcüklerin, bazı ideolojilerden öte, şiirin benim için asıl çarpıcı olan özünü yansıtmadığını söylemem gerekir. Böylece bahsettiğiniz sözcükler listenizin günümüz için bir yapıtaşı bağlanımda bir şeyi imlediğini düşünmüyorum. Özellikle günümüz edebiyatı ve çağdaş edebiyat bağlamında da ele alınan bir yazarın, bir şairin işlerini aydınlatacak tek bir yapıtaşının bulunduğuna da pek inandığımı söyleyemem. Ancak, tabii, böylece mekânsal ve zamansal bir ortaklıktan kaynaklanan bazı temaların ortak olamayacağını düşündüğünü de ima etmiş olmuyorum. Ama, özellikle şiirin çarpıcı olduğuna inandığım boyutta, bu tür bir ortaklıktan söz etmek, fikrime göre, yazarın ya da şairin işini başka bir şeye indirgemeye sebep olacaktır.

İlhan Berk, Şairin Toprağı kitabında “Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek” şiirinin oluşumunu ayrıntılı bir şekilde okura sunuyor. Bu soruşturmayı okuyanlar için siz de bir şiirinizin oluşumunu ayrıntılı bir şekilde anlatır mısınız? Yazdığınız bu şiirin yazılışı esnasında (eğer varsa) ne gibi ritüelleriniz vardır? Olmazsa olmazlarınız var mıdır? Varsa bunlar nelerdir? Bu soru sizlerin şiirlerinizi yazarken ne hissettiğinizi ve neler yaptığınızı göstermesi açısından önemli bir soruydu, bu soruyu bir de geleneğe bağlamak istiyorum: Günümüz şairi geldiği geleneği aşmak zorunda mıdır? Yoksa bu gelenekten de yararlanıp kendi dilini mi oluşturmalıdır?

Beytullah Kılıç: “KEGEV M. Sunullah Arısoy Ödülü”ne değer görülen Dip Kuruntusu isimli dosyamda ( Bir aksilik olmazsa önümüzdeki eylül son şiirlerimle bütünlenip okurla buluşacak.) Başka Suretler ismindeki şiirim ruhun 21 gram olduğu fikri üstüne uzun zaman kafa yormam sonucunda ortaya çıktı. Bu şiirde beni harekete geçiren olay Alejandro González Iñárritu imzasını taşıyan 21 Grams filmi olmuştur. “Şair ruhu 21 gramdan fazla olmalı.” diye düşündüm. Ardından bu fazlalığın sebepleri üstüne düşünmeye başladım. Fazlalıklar imgemin ham maddesi oldu birden. İmgelerimi uzun sayılabilecek bir şiire yığmaya başladım. Koca yığın ruhumda yalnızca iki gramlık bir fark yaratmıştı. Fakat bu iki gram beni tüm insanlardan ayırabilirdi. Bencil yanları da olsa bu şiir böyle doğdu. 21 gramın ise toplumun biriktirdiği ve bana aktardığı her şey olduğunu düşündüm.

Burada bir şiirimin öyküsünü paylaştım fakat şiirlerin ilk kıvılcımları genellikle tek başıma yürürken ortaya çıkıyor. Bende şiiri en fazla besleyen şey sanırım yürümek ki şiirin başlangıcı da böyle olmuştu. Durduk yere yürüme isteği… Saatlerce… Yürümekten yorulunca da yazmaya başlamak… Her şey böyle başladı. Samimiyetle!

​Geleneği aşma konusuna katılmıyorum. Bu bir yarış değil. Gelenekten beslenip kendi dilini oluşturma düşüncesinin bende ayakları yere daha sağlam basıyor.

Burak Ş. Çelik: Çok katmanlı bir soru. Önce şiirden başlayalım. Yayımlanmış ilk şiirim olan Roma’ya şiirimi İtalya’da biriktirdiğim anılarla yazmıştım. Tekerlekli sandalye yardımıyla yürüyordum o zamanlar. İnsanın hassasiyeti de daha çok artıyormuş böylesi durumlarda, tecrübe etmiş oldum. Bir kış mevsimiydi. Sanırım şubattı. Ama hava sıcaktı. Roma’yı bir nehrin ikiye böldüğünü gördüm. Adı Tiber’miş. Siyahiler gördüm nehrin kıyısında. İşportacıydılar. Telefon kılıfları, kulaklık gibi eşyalar satıyorlardı ve yoksullukları yüzlerinden okunuyordu. Nereli olduklarını sordum, kimi Senegalli kimi Bangladeşliydi. Vatikan’a yaklaştığımda papanın resimlerinin satıldığını gördüm. Tiber Nehri’nin duvarlarında kocaman martılar gördüm. Sonra birden başımı etraftaki kiliselere çevirdim ve o kiliselerin kulelerini minarelermiş gibi hayal ettim. Türkiye’yi özlediğimi hissettim. Bu hislerle yazmıştım o şiiri. Bir de ritüel denir mi bilmem ama bir şiire başladığım zaman o şiir bitene kadar başka hiçbir şey düşünmem, düşünemem. Başka tüm işlerimi ertelerim. Kırmızı kalemle yazmam. Kırmızı kalemi sevmem. Mavi kalemim varsa mutlaka maviyi tercih ederim. Yazarken kâğıt düzenine dikkat etmem. Rastgele yazarım. El yazım kötüdür zaten. Yazarken ortamın sesli ya da sessiz olmasına dikkat etmem, hatta sesli ortamda daha iyi yazarım ama temize çekerken mutlaka sessizlik olsun isterim. Mesela gürültülü bir kafeterya, yanmış et kokuları, etrafta bir sürü insan… Bu manzara, yazmam için ideal. Düzene ayak uydurmuş insanlardan oluşan bembeyaz bir tabloda kapkara bir leke olarak görürüm kendimi.

Gelenekle ilintili mevzuya gelecek olursak, ben bu gelenek hadisesinden sıkıldım. Gelenek dediğin çoğunluğun yaptığıdır. Çoğunluğun yaptığında ise bir sanat yoktur. Çoğunluğun kafası kabullenmek, değiştirmemek, yeniliğe kapalı olmak üzerine çalışır. Bir de efendim Türk şiirinde gelenekçiler hep kaybetmiştir. Yoksa hepimiz Aprın Çor Tigin gibi şiir yazıyor olmaz mıydık?

İsmail Afacan: Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var sonuçta... Anlatacaklarımız toplama dair bir örnek teşkil etmez. Ben kendimce ilk önce flaş dizeyi bulurum. Şiiri bunun üzerine kurarım. Hemen ardından alt metinsel vurgular için çeşitli araştırmalar yaparım. İç diyalektiğini tartışırım, biricikliğini sınarım... Dostlarımla paylaşırım, eleştirilerini dinlerim. Öneriler doğrultusunda son değişikliği yaparım. Ama son dönemde daha çok parçalı yazıyorum. Farklı zaman diliminde farklı flaş dizelerden oluşturduğum birimleri diyalektik bütünlük içinde bir araya getiriyorum. Bu durumun biçimsel yoğunluk ve anlamsal çeşitlilik sağladığı kanaatindeyim. En azından benim deneyimim bunu söylüyor.

Gelenek meselesi ise ezber tartışmalardan biri... İster gelenekten, isterse gelecekten beslensin mesele şairin kendi dilini yaratmasıdır.

Enver Ali Akova: Doğrusu, birçok şiirimin yazılış sürecini hatırlıyor olsam da o şiirlerin oluşumuyla ilgili bir ritüel olarak anlatabileceğim bir hikâyem yok. Ama size şimdiye kadar yazım sürecimde süregelen bir unsurdan bahsedebilirim. Şiirlerimin notlarını, taslaklarını ve son hâllerini (neredeyse hepsini) klavye kullanarak yazdım (genellikle akıllı telefonda, çok nadir olarak da bilgisayarda). Bir alışkanlık olması dışında böyle yazmamın önemli bir sebebi de şiirin üzerinde rahatlıkla oynamama ve notlarımı düzenlememde yardımcı olması ve onları bir eskiz defteri gibi sürekli yanımda taşıyabiliyor olmam. Ancak kalemle yazıyor olmanın da birçok şey kazandıracağını düşünüyorum.

​Diğer sorunuza gelirsek, zannediyorum bu sorunuzun cevabı da gelenek kavramından ne anladığımıza göre değişiyor. Geleneği bir çeşit kültürel alışkanlıktan öte, geçmişten bugüne kendi dilinizde yazılanların bir bütünü olarak görüyorsanız, bu şairin/yazarın yararlanması çok doğal olan ve bu sayede bir derinlik kazanabileceği bir kaynak. Beşinci sorunuza verdiğim yanıtta bahsettiğim iyi şiir kötü şiir anlamında bu soruya bakarsak, yazdığınız şiirin yolunu bulması için bir geleneği reddetmesi gerekmiyor ancak bu da yazarın bir anlamda yeni bir şey ortaya koymadığı anlamına da gelmiyor. Tabii iyi şiirin bulduğu yol, daha önce karşılaşılmamış ve heyecan verici bir yolsa, bu iyi şiire daha farklı bir güç veriyor. Zannediyorum, kendi dilini oluşturmak tam olarak bu anlamda güçlü bir şey ve onu algılarken daha seçici olmamızı da gerektiren bir şey. Bir şairin kendi dilini oluşturmuş olması heyecan verici.

"Benim için eşyada duygu aramak, önüne geçilmez bir alışkanlıktı bir zaman. Kullandığım zaman eşyanın duygularının farkında olmazdım. Pencereyi açtığım zaman pencerenin, gemiye bindiğim zaman geminin konuşan bir hali yoktur da asıl açmadığım pencere, binmediğim gemi dile gelir" diyor Sabahattin Kudret Aksal. Bu alıntıdan yola çıkarak şiirde nesne veya eşya kullanımına dikkat çekmek istiyorum. Kimi zaman şiirde kullanılan nesneler özne durumuna geçer. Özelde sizin şiirinizde, genelde ise günümüz şiirinde nesne kullanımı için düşünceleriniz nelerdir? Günümüz şairleri Garip’ten devraldıkları şiirde nesne ve eşya kullanmayı, nesne ve eşyayı şiire katmayı başarabilmişler midir? Günümüz şiirinde kullanılan nesne ve eşyanın şiirdeki yeri nedir?

Beytullah Kılıç: Celâl Soycan, “Nesne, Dil ve Şiir” (Celâl Soycan, Şiir Pençe, Şiirden Yayıncılık, Mart 2016, İSTANBUL) başlıklı yazısında modern şiir için “…Şair, nesnelere çökelen ve şimdiyi keserek geçmiş ve gelecek bir sonsuza kayıtlı bu zamanda/ mekânda dili yeniden örgütlerken, kendi özneliğini aşmak üzere ben’ini nesneleştirir, dönüştürür ve böylece nesneyle özne arasındaki dilsel ayrımı yok eder…” şeklindeki söylemiyle bana ışık tutmuştur. Elbette çıkarımlarımızda yanılabiliriz. Özellikle kendimize dair çıkarımlarda… Fakat yoğunlaştığımız imgelere baktığımızda bile -ikinci sorudan hatırlayacağız- sokaktan kanı çekilen bir şiir görüyoruz. Bu durumda şiirin hedefindeki nesne ister istemez şairin kendisi olacaktır. Bu durum günümüz şiiri için bir genellemedir. Bu konu daha titiz bir çalışma gerektirse de günümüz şiirinde şair öznenin şiirin nesnesine dönüştüğü düşüncesindeyim.

Burak Ş. Çelik: Hiçbir şiirimi nesne temelli oluşturmadım. Tek bir şeyi anlatmayı da denemedim hiç, çok katmanlı bir şiir oluşturmaya çalışıyorum. Ama şiirlerimde elbette birçok nesneye yer verdim. Revolver mesela, yoklama listesi, takvim, mazgal, kundura, dosyalar, toplantı tutanakları, domates gibi nesneler var şiirlerimde. Ancak bu nesneler sadece amacıma hizmet etmek için varlar. İnandığım şiir anlayışı nesnelere odaklandırmıyor beni. Günümüz şiirinde de doğrudan bir nesne anlatımı var diyemem. Kimi şairler hayalî bir dünya kurmuş kendilerine ve tüm dünyaya o pencereden bakıyorlar. Kudüs diyorlar ama Kudüs’ü görmeden, Mekke diyorlar ama Mekke’yi görmeden. Ben Kudüs yolunda bir otobüs hatırasını bu şiirlerden daha değerli görüyorum. Daha somut ve gerçekçi bir şiirdir bu. Kimi şairler ise art arda kavram sıralıyorlar. Mekanik bir kafa bu. Öyle işliyor. Bu kişiler genelde sayısal temelli bir fakülte bitirmiş oluyorlar üniversitede. Matematik, mühendislik gibi. Duyguyu ikinci, üçüncü plana atıyorlar hep. Bunlar şiiri bilimselleştirme taraftarıdır içten içe. Bu zihniyetten biri on sene sonra, 30 adımda modern şiir yazmanın yolları kabilinden bir kitap yazsa hiç şaşırmam. Belki yazılmıştır bile. İlk gruptaki şairlerde nesne kullanımı yok denecek kadar az, ikinci gruptakilerde ise abartılı bir nesne kullanımı var, duygudan uzak, mekanik bir zihinden sadır olmuş nesne kullanım arzusu.

İsmail Afacan: Sabahattin Kudret Aksal idealist bir felsefeyle yaklaşıyor nesneye. Ona göre bindiği gemi, açtığı pencere görünüşten ibaret... Aksal’da sadece hayal ettiğinde nesneler dile geliyor. Klasik şiir algısının, klasik bir yansıması. Ben tam tersini düşünüyorum.

Garipçilerin nesne kullanımını şiirde tek yönlü ve aksesuar gibi duruyor. Eşya ya da nesnelere yaklaşım konusunda beni en çok etkileyen şair Edip Cansever’dir (İkinci Yeni’yi kastetmiyorum). Birbirinden bağımsız gibi görünen nesnelerin toplamından bir duyguya ulaşmasından ve nesneleri özneleştirmesinden kaynaklı.

Ben nesnelerden yola çıkarak çoklu çağrışımlar ve çoklu hisler yakalamayı seviyorum. Özellikle anlam katmanları oluşturmak için... Günümüz şiirinin nesne kullanımına dair kapsamlı bir okuma yapmadım. Onun için buna dair geniş bir değerlendirme yapmam sağlıklı olmaz.

Enver Ali Akova: Aslında, yakın zamanda izlediğim bir röportajın ardından, Cenk Kolçak’ın Salih Bolat ile yaptığı röportajda Salih Bolat’ın bu konudaki bir cevabının ardından, kendimi bu konudaki düşüncelerimi yeniden gözden geçirirken buldum. Kendisi insanın dışındaki nesneler dünyasını şiirine dahil etmesinden böylece de konuda olanaklarının artmasından ve anlamlar dışında imgelerin kendileriyle yani anlamların görsel tasarımlarıyla çalışarak bir şiir kurmaya çalıştığından bahsediyordu. Umarım eksik ya da yanlış iletmiyorumdur. Bu söyleşi beni bir süredir düşündürüyor. Nesneleri şiire dahil etmekten kasıt Neruda’nın Odes to Common Things kitabındaki gibi nesnelerin şiirlerini yazmak mı oluyor? Nesnelerin dilimizdeki ve düşünmemizdeki yeri dil felsefesinin çok önemli bir sorusu. Bu konuda birçok görüş dile getirmek ve bunu izleyen bir anlamda şiirden bahsetmek mümkün ama bana öyle geliyor ki nesneleri şiire dahil ederken bu anlamda insanların/kendimizin bir başka duruşunu, tutumunu sergilemekten ve olası olarak bu duruşu, tutumu keşfetmiş olmaktan öteye gitmekten söz edemeyiz. Böylece Sabahattin Kudret Aksal’ın bu duygu arama alışkanlığına katıldığımı söyleyebilirim, ama kendi şiirim için bu nesnelerin sayısının pek fazla olmadığını da eklemem lazım (nesne gibi fazlasıyla genel bir isim kullanmış olsam da biri güneş).

“Güzellik anlayışı, kâinat anlayışımızın, dünya görüşümüzün, o anlayış ve görüşe aykırı düşmeyen bir bölümü olduğuna göre, belirli bir dünya görüşü olmayan şairin güzellik anlayışından bahsedilebilir mi? Böyle bir şair, şiirde bilerek bir güzelliğe varabilir mi? Şair ister istemez bir düşünür olmak zorundadır, hem de ileriyi gören bir düşünür. Yoksa geri düşüncelerle yoğrulmuş kafa şiire fayda yerine zarar verir” diyor Oktay Rifat Şiir Konuşması kitabında. Soruyu fazla uzatmadan, Rifat’ın bu düşünceleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Şiir ve şair ayrı iki varlık mıdır? Yoksa ikisini birbirinden ayıramaz mıyız?

Beytullah Kılıç: Güzellik anlayışını şekillendiren elbette fikirlerdir. Fikrimiz yoksa isteklerimizin olması mümkün değildir. Bu durumda şiir nasıl var edebilir güzel olanı? Neye dayanarak? En basit ifadeyle “Testinin içinde ne varsa dışına da o sızar.”

Burak Ş. Çelik: Belirli bir dünya görüşü olmayan şairin güzellik anlayışı olabilir. Neden olmasın? Dünya görüşü ve estetik bakış başka şeylerdir. Ancak estetiği yorumlama noktasında şairin bir görüşe ihtiyaç duyması beklenebilir. Dünya görüşünden kastınız ideolojik görüş, dinî inançlar gibi ifadeleri içeriyorsa şairin estetik açıdan bunlara ihtiyacı yoktur.

Şiir ve şair ayrı iki varlık olamaz; ikisi bir bütündür. Modern şiirde aradığım en başta gelen özelliklerden biri, şiirin, kaynağını şairin hayatından, yaşantılarından ve deneyimlerinden alması. Bu hakikate yaklaşan şairlerin şiirlerine bakın, ne kadar inandırıcı ve çağdaşlarına nazaran ne kadar başarılı bir şiir yazdıklarını göreceksiniz. Mesela “Babalarına sarılan çocuklar görüyorum rüyalarımda / Babalarına rağmen güzel kalmayı başarmış çocuklar” mısraları şairin hayatından bir izlenim taşımıyor mu? Daha inandırıcı değil mi bu mısralar? Her şeyden önce şair samimiyetle yoğrulmuştur. Ulaşılmak isteneni anlatabilir şair. Toplumun önünde yürüyebilir. Onların acılarına yaslanabilir. Yol gösterici olabilir. Bunlara karşı değilim; ama ben böyle biri değilim. Gerçek bir devrimci çıkıp meydanlarda bağırır, sisteme karşı durur. Gerçek bir İslamcı da sistem karşısındadır, somut bir şeyler yapar. Devrimci olduğunuzu söyleyeceksiniz ve kapitalizmi iliklerinize kadar yaşayacaksınız. Sonra da devrimci şiir yazdığınızı söyleyeceksiniz. Bu mümkün değil. Gerçek bir İslamcı olacaksınız ve faiz üzerine kurulmuş bir sistem karşısında durmayacaksınız, İslamcı şiir yazıyorum diyeceksiniz. Hadi oradan. Bunlar palavracı. Size gerçek bir devrimci ve gerçek bir İslamcı söyleyeyim: Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl. Bunlar meydanlara çıkıp bağırmıştır inandıklarını, hapislerde yatmıştır. Şimdikiler numaracı. Benim yaptığıma gelince, kimsenin önünde yürümüyorum, acılarım var, pişmanlıklarım var, inandıklarım var, mutluluklarım var, bir parça da olsa umudum var. Bunları dinlemek isteyenlerle beraberim.

İsmail Afacan: Şair ve şiir ilişkisinin yeri ve zamanına göre değiştiği kanısındayım. Sonuçta şiir, şairin ürünüdür. Tamamen ondan bağımsız değildir. Şiir tamamlandıktan sonra bağımsızlaşma eğilimi gösterir. Sürece okur da dahil olur. Artık yazdığın şiir sadece senin şiirin değildir. Buna da saygı duymak gerekir.

Enver Ali Akova: Sanatçıyı sanatından ayırabilir miyiz? Bu, kanaatimce, şiirin, daha genelinde, sanatın ve estetiğin zor sorusu. İki tarafı da bütünlüğüyle savunabileceğimi sanmıyorum. Bu anlamda o derece kararsız bir durumdayım ki bütünüyle geri düşüncelerle yoğrulmuş bir şiirin reddedilmesine katılabileceğimden emin değilim. Ama kötü şiirin var olduğunu ve bu şiirin altında duran eksik, gelişmemiş veya henüz gelişmekte olabilecek bir düşünceden beslendiğine de fazlasıyla inanıyorum. Kötü şiiri (tekil de olabilir) böylece -iyimser bir bakış açısından- henüz yolunu bulmamış şiir olarak düşündüğümü söyleyebilirim. Yani kötü şiir her zaman herkes tarafından yazılabilir. Ancak konudan fazla uzaklaşmayalım. Oktay Rifat’ın bu sözünde “geri” ve “dünya görüşü” kelimelerinin aslıyla siyasi bir duruşu çağrıştırmasından dolayı şiir ve şair ayrımını incelemek için kapsayıcı olmadığı kanısındayım. Siyasi görüş bir şairin şiirinde tabii ki önemli bir rolü üstlenir ama bu bağlamda apolitik olmak da bir duruştur ve zannediyorum esas olan şairin yaşama bakış açısıdır ki bu bakış açısı bir genellemeyle karşılık bulamayacak kadar hassas ayarlı bir meseledir. Peki şairin hayatı, şiiri ve estetik görüşü için bu kadar ön plandayken, nasıl oluyor da şair ve şiir iki ayrı varlık değildir diyemiyorum? Şairin kendi şiirine mesafe alabileceğine de inanıyorum.​

0
1172
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle