19 TEMMUZ, SALI, 2016

Doğunun Baykuşu; Sâdık Hidayet

Her daim devrik cümleleriyle uçurumun kenarındaymış hissini uyandıran yazar,  postmodernizmi dahi doğulu bir şekle, doğunun dilemmalarını kullanmak yordamıyla telakki etmiş; hem kendine, hem de hiçliğe başkaldırmıştır. Kısacası Sâdık Hidayet bir baş dönmesidir.



Doğunun Baykuşu; Sâdık Hidayet

"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen kemiren yaralar. Kimseye anlatılmaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakar.”

Bu cümleleri ilk okuyuşu hatırlıyorum; yine sıkıcı lisans derslerinin iç bayıltıcı müfredatından ve elbette paranoyak bürokrasinin elinden kaçıp okulun bahçesindeki kafede idrak gücümü zorlayarak iki üç kez okumuş, kısık sesle tekrar etmiştim. Aradan geçen sekiz yılda Sâdık Hidayet’in ona kendi taktığım adla Doğunun Baykuşu'nun tüm kitaplarını okudum. Yazarların hayatları ile neşrettikleri metinler arasındaki boşlukta kaybolmayı çok sevdiğim için Sâdık Hidayet’in çocukluğundan ölümüne renk değiştiren, renk değiştirdikçe katılaşıp elle tutulur hale gelen buhranlarını metinlerindeki kaos ile örtüştürerek irdelemeye çalıştım. Çocukluğundan beri cemiyet hayatından uzak durmayı yeğlemiş ve henüz buluğ çağına erişmeden kadim İran şairlerini hatmetmiş Hidayet. Erginliğe eriştikten sonra da yüzünü tamamen batıya çevirmiş, Fransızcayı ve dahi Fransız nam yazarlarını iyice kavramış. Kafka, Rilke, Poe, Çehov, Dostoyevski gibi büyük isimlerden etkilenmiş.

Doğudan batıya iltica eden yazarların büyük bir kısmının müşterek yaptığı bir hatadır aslında öz topraklarına, kendi coğrafyasına uzaktan bakmak. O uzaktan nazarın, siyasetin veya oryantalizmin cilvesi ile bazı şeyleri bulanık göstermesi… O coğrafyaya bigâne kalmanın verdiği unutkanlıkla, ateşle, kökünün olduğu yere değil; uzandığı yere hizmet etme dürtüsü… Hal böyle olunca da ne doğduğu yere, ne de öldüğü yere ait olamayıp bir sallantı ve göçebe halinde kalma meselesi... Evvela şurası kesin ki; Sâdık Hidayet hem devasa umutsuzluğunu, hem de ait olduğu coğrafyanın acısını vesikalayıp çerçeveledikten sonra duvarına asıp bu ‘’egzotik’’ hali batılılara göstermenin veyahut entelijansiyaya beğendirmenin peşinde değildi. O doğunun ilhamını, şiirini, ruhunu, geleneğini, çıkmazlarını, aşkını, folklorunu, varoluş mücadelesini, keşmekeşini, hafızasını, karanlık ve sonsuzluk ima eden bir panoramanın üstüne ellerinin titremesini saklamadan yazmanın derdindeydi. Aslında metinlerindeki uyku ile uyanıklık arasındaki o ‘pitoresk hava’ tam da İran minyatürlerindeki mütereddit, ahı gitmiş vahı kalmış o yaşlı adam figürünü sembolize etmesi açısından manidardır. Belki Sadık Hidayet’i bu kadar özgün kılan başat şey; onun ait olduğu coğrafyanın gelenek üstüne kurulu sarımtırak evlerini, yılankavi sokaklarını, yakılan belleğini ve muhtelif acılarını ters yüz edip sufiyane bir edayla değil de gayet protest ve nihilist bir nazarla biçimini değiştirmeye kalkarak teleffuz etmesidir. Bu durum yaşadığı zaman ve mekân göz önünde bulundurulduğunda edebiyat açısından bir devrim mahiyetindedir. Ayrıca inanç krizlerine ve içindeki boşluk ile dışındaki boşluğun çatışmasında bir gözlemci olmasına ek olarak mütemadiyen bir arayış halinde yaşaması, eserlerindeki ideolojiyi de inşa eder. Hem kendi benliğine, hem içinde yaşadığı coğrafyaya, hem modern zamanların mekanik yapısına yazdığı reddiyeler onu başka bir âlemde yaşamaya ve o âlemi anlatmaya zorlamıştır. Bu durum, anlatım tekniği açısından da yeni formları denetmiştir, ona. Zaten tam bir afyon tiryakisi olması ve kısa hayatında merak sardığı ‘Sanskritçe’ ‘Budizm’ gibi konular ve en uzağa yani doğunun kalbine yapmak istediği geziler onu kısa süre de olsa suni bir huzurun içinde yaşatmıştır. Fakat birkaç defa intihara yeltenmesi, kronik kızgınlığı, varlıklı bir ailenin çocuğu olmasına rağmen yoksul bir yaşam sürme isteği, yoksulluğa meyillenince bu kez bohem yaşam rahatlığının yok olması durumunun ortaya çıkması bir vakıa halinde yaşamaya zorlamıştır, onu.  Kısaca hem sanatındaki, hem hayatındaki gelgitler, etrafındaki çekim alanları onu kafası karışık bir adam olarak esir etmiştir kendi çıkmazlarına. Zaten tutsaklık- özgürlük tenakuzunu sıkça işlemesi, sürekli arafı anlatma tutkusunun kaynağı da, bu ikircikli tabiatıdır.

Bunlarla birlikte Sâdık Hidayet’in yalnızlık temasını, soyut metaforlarla kimi zaman trans halinde kimi zaman da dingin bir tavırla anlatma çabası, onun yaşama uğraşının dışavurumu açısından üstünde durulması gereken ayrı bir mevzudur ki, buna dalarsak yazıyı neticelendirmek güç olur. Bilhassa Kör Baykuş’u okuyanlar bu bahsi idrak edebilirler. Doğuyu âdeta şerh etmesi bazen kara mizah ile tenkidi, çoğu zaman da realist kritikleri doğal olarak keskin ve karanlık bir üslup meydana getirmiştir. Elbette bunda Kafkaesk bir tutumun rolü de büyüktür.

Fakat Kafka’ya benzemeye çalışırken girdiği dehlizler, geleneğin üstünde tesis ettiği biçem, sanki onu Latin Amerikalı yazarların yarattığı akıma yaklaştırmıştır. Pek dillendirilmemiş olsa da en büyük eseri Kör Baykuş aslında büyülü gerçeklik akımının en güçlü örneklerinden biri olduğunu söylemek mümkündür. Doğunun hikâye içinde hikâye anlatma geleneğini ki -Tutiname ve Binbir Gece Masalları bu noktada en meşhurlarıdır- metinlerinde postmodern bir çerçeve içine başarıyla yerleştirmiştir. Giriş, gelişme ve sonuç şeklinde oluşan klasik anlatıya bağlı kalmamış yer yer bilinç akışı tekniğini kullanmıştır. Fakat bu Avrupai bir refleksten ziyade şarkın kendi kendini sorgulama, irdeleme, sayıklama, yargılama ve infazı şeklindedir. Yani her daim devrik cümleleriyle uçurumun kenarındaymış hissini uyandıran yazar,  postmodernizmi dahi doğulu bir şekle, doğunun dilemmalarını kullanmak yordamıyla telakki etmiş; hem kendine, hem de hiçliğe başkaldırmıştır. Kısacası Sâdık Hidayet bir baş dönmesidir.

Nihayetinde ertelenmiş ölümü de hem yapıtlarına, hem de çalkantılı hayatına münasip şekilde olmuştur. Onu, en şık giysilerinin içinde Paris’te kiraladığı küçük dairesinde sinekkaydı tıraşını olmuş halde, cansız vaziyette bulduklarında yüzünde tebessüm ile acı aynı hizadadır. Havagazını sonuna kadar açmış, ölmeyi başarabilmiştir sonunda.

Sanırım ölümünden sonra en ilginç kare de öldüğü güne kadar her gün votkalı salata yediği küçük restoran sahibinin o gün için söylediğidir. Ölümünden bir süre sonra Sâdık Hidayet ile alakalı bir araştırma yapmak için önce evine, sonra da apartmanın altındaki küçük restorana girip sahibine sorarlar;


"O gün, yani intihar ettiği gün halinde bir gariplik var mıydı?"
"Her zaman yediği votkalı salatadan sipariş etti, her zamankinden daha normaldi."

Slider görseli: Simon Walter
0
57714
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle