27 AĞUSTOS, PERŞEMBE, 2015

Dismaland Sergüzeşti

Peri masalları bitti mi?..

Sokak sanatçısı, grafitti üstadı esrarengiz bay Banksy yıllardır benzer çıkışlar yapıyordu ama ilk defa anti-sanat yerine, anti-eğlence parkı açarak, bu yazın en çok ses getiren “sanat şeysini” ortaya karışık sunmuş oldu.

Dismaland Sergüzeşti

“Peri masalları bitti” diyor.

Ve terk edilmiş bir lunaparkını, somurtkan mikiler, ölü prensesler, petrol içinde yüzen ördeklerle dolduruyor.

Sokak sanatçısı, grafitti üstadı esrarengiz bay Banksy yıllardır benzer çıkışlar yapıyordu ama ilk defa anti-sanat yerine, anti-eğlence parkı açarak, bu yazın en çok ses getiren “sanat şeysini” ortaya karışık sunmuş oldu.   

Çocukların pamuk helvalara saldırıp ve dönme dolaplardan sallandığı bir disneyland’i bir dismaland’e dönüştürerek bir distopya yarattı. (Dismal kelimesinden türeme=sıkıntılı yer anlamında).

Gerçi yaşadığımız dünya bir kâbusa dönüştüyse, buna distopya mı, sosyal gerçekçilik mi demeliyiz, bilemedim...

İnsanlık tarihi boyunca böyle bir mülteci akışı görülmedi.

NASA’ya göre son 135 yılın en sıcak yazını yaşadık; başka bir deyişle küresel ısınma bizi kavurmaya başladı.

Dünyanın yüzde birinin yüzde sekseninden daha zengin olduğu bir düzende adalet sözcüğü, altı adet harften ibaret boş bir kelime olarak asılı...

O yüzden bana göre Banksy’nin dismaland’i, bir distopya değil, zamanın ruhunu yansıtma çabası.

Hem de tam da gelmesi gerektiği yerden; sokağın bağırsaklarından.

Parkta yürürken, Banksy ve 60 ayrı sanatçının, günümüzü nasıl okuyup acımasızca eleştirdiğine şahit oluyorsunuz.

“Dünya uyurgezer olmuş, o yüzden kaçak oynamanın zamanı değil” diyerek, siyaseti, kapitalist düzeni, emperyalist babaları, medyayı ve maymunlarını tokatlıyorlar.

Mesela, eğlence parklarının sembolü olmuş atlıkarıncanın bir adet atını kasaba parçalatmış. (Bu, televizyon karşısında atıştırmak için hazırlanmış “ready cooked meal” kutucuklarına bir gönderme zira geçen sene İngiltere’de bu yemek paketlerinde at eti kullanıldığı ortaya çıkmış). Bir diğer tarafta, koyunların ve domuzların, fabrikalarda nasıl doğrandığının videosunu izliyorsunuz.

Herhalde Orwell’in gözleri yaşarırdı.

Kadına karşı şiddet olsun, polis şiddeti olsun, iskeletora dönmüş mülteciler olsun zulmün her rengi, ironik bir şekilde eleştirilmiş. Gaza’da İsrail devletinin vahşetinden, İngiliz Başbakanının iki yüzlülüğüne kadar, kırbaç yemeyen kalmamış. Eylül sonuna kadar açık olacak anti-eğlence parkında her gün, eski siyasetçi ve yazar Jeffry Archer’ın bir kitabı yakılıyor.

Tabii bütün bunlar, başka bir ironi de doğuruyor.

Üç Sterlin verilerek girilen park, bir taraftan da eleştirdiği sistemin bir parçası mı olmuş, onu sorgulamak lazım.

Yoğun ilgiden dolayı çökmüş olan internet sitelerine girince, anarşi-dostuyuz beyanatıyla karşılanıyorsunuz.

Ama anarşi, böyle paketlenip satılır mı? Gerilla sanatı denilen şey, steril müzayede evlerinde kapışılır mı?

Aynı soru Banksy için sormamız gerek. Son yıllarda, Banksy çok ünlenip şanı bütün dünyaya yayılınca, İngiliz yetkilileri, şehirlerin duvarlarına spreylediği eserlerini koruma altına aldı. Mesela, başka bir sokak sanatçısı gelip bir Banksy grafittisini bozunca, belediye çalışanları, imtina ile çalışıp eseri orijinal şekline sokuyor. Oysa, diğer sokak sanatçıları yaptıkları, “kamu malına zarar vermek” olarak algılandığı için, hapse tıkılabiliyor. Matisse ve Picasso çekişmesinden beri benzer sıcak savaş görmemiş sanat camiası, Bansky ve King Robbo rekabetinde de benzer bir çifte standart gördü. Kısacası, siz para ediyorsanız, korunuyorsunuz, kollanıyorsunuz, sistem tarafından pohpohlanıyorsunuz. Ve söylemleriniz ne kadar muhalif ve karşıt olursa olsun, fark etmiyor. Sothebys sizi seviyorsa Kraliçe de seviyor. Dolayısıyla, bugün her ne kadar grafitti kimi eleştirmenlerce sanat bile sayılmasa da, Banksy bir sanatçı olarak kabul görüyor ve alkışlanıyor. Diğer sokak artistleri ise bir vandal olarak aşağılanıyor.

Peki Banksy’nin suçu ne?

Çok değil, birkaç sene evvel bir saç kesimine ya da bir tutam ota verdiği eserlerini artık milyonlara satılıyor diye yeterince anarşist bulmayıp, küçümsemeli miyiz? Hayır.

Ama varoluşunu sistem eleştirmenliği üzerine kurup sistemden bu denli nemalanmak da bıçak sırtı bir durum, bunu da kabul etmek gerek.

Yüz yıl önce Daumier de benzer bir şekilde sorgulandığını bildiğimiz için bu tartışmanın bitmeyeceğini de sezebiliyorum.

Belki de her şeyi bu kadar didiklememek, anti-sanatı da olduğu gibi almak en iyisi... Ne dersiniz?

0
2694
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle