10 KASIM, CUMA, 2017

Demir Özlü'nün Paris Günleri

Ferit Edgü’nün, “Kendisine sözcüklerden, imgelerden, duygu ve düşüncelerden oluşan bir dünya kurmaya girişmiş bir yazar seslenmektedir bize” dediği Demir Özlü'nün Paris Günleri kitabı üzerine bir inceleme.

Demir Özlü'nün Paris Günleri

Kentler ve yazarlar ayrılmaz ikili gibidir. Kent yazarı besler, yazar da kenti. Demir Özlü, edebiyatımızda hem öykü ve romanları hem de denemeleriyle ayrı bir yer tutar. Yurdundan uzaklaşan, "dönüşün olanaksızlığını" duyumsayan ve yaşayan biri olarak yaşamak ve yazmak Demir Özlü'nün edebiyatında önemli bir kilit taşıdır. Demir Özlü ile yıllar önce Çukurova Edebiyat Günlerinde karşılaşmıştım. Hem bir yazar hem de bir okuyucusu olarak onun hâlâ dolu dolu duran yaşama sevinci beni büyülemişti. Bizler otele geldiğimizde kendimizi yorgun hissederken o, gecenin bir vaktinde “hadi kentte bir yerlere gidelim” demişti.

Demir Özlü'nün edebiyatına bakacak olduğumda bana en yakın gelen iki kavram vardır. Birincisi "sürgünlük", ikincisi "varoluşçuluk". Feridun Andaç, Söz Uçar Yazı Kalır adlı eserinde Demir Özlü'nün yazın dünyası için şunları yazar: Öykü ve romanlarında genellikle küçük burjuva aydınlarının dünyalarını konu edindi. İlk dönem öykülerinde bireyin yabancılaşmışlığını, mutsuzluğunu, iç dünyasının çatışkılarını, yalnızlığını dile getirerek toplum içindeki umutsuz bunaltılı ve karamsar yanlarını sergiledi. Varoluşçu felsefenin yazın anlayışına bağlı kaldı. Son dönem öykülerinde, toplum ve çevre, kent-mekân ilişkilerine bağlı kalan insanın gerçekliği daha belirgin olmaya başladı. Giderek varoluşçu yönelimden uzaklaştığı gözlendi. Anlatılarını gözlemci, gerçekçi bir bakış üzerine kuran Özlü, yaşadığı, gezdiği yabancı kentlerin, orada gözlemlediklerinin/tanıklıklarının izleklerini son dönem eserlerinde yoğun biçimde işledi.

 Demir Özlü Fotoğraf: Milko Özlü

 Demir Özlü Fotoğraf: Milko Özlü

Demir Özlü'nün Paris Günleri adlı eseri, “Paris Güncesi” ve “Balkur'da Akşam Yemeği” adlı iki bölümden oluşur. Özlü'nün, Paris günlerine tanıklık eden yazıların birikimi olan bu eser, aynı zamanda edebiyat-felsefe birlikteliğini de yaşatan sayfaları içerir. Demir Özlü edebiyatını tanımanın bir yolu da onun, bu derin iç döküşlerden oluşan kitabını okumakla olur. Kendisi de sunuşunda şunları yazar, "O yıllarda Paris, bizim için, her şeyden önce bir kültür ve yaşam şenliğiydi. Nankörlük etmeyeyim. Düşlerimizin şehriydi. Sadece onu görmeden önce değil, asıl oradan döndükten sonra hep düşlerime giren bir şehir... Gerçeklikten ayırt edemediğim bu düşlerin ortak bir yanı vardı: hepsinde de Grenelle Bulvarı üzerinde ya da o bulvara yakın bir yerde oturuyordum. (1961-62'de, bulvarın öte yanında Rue Viala ile ulaşılan Rue Roulle'nin köşesinde, şimdi var olmayan bir otelde kalmıştım.) Pencereleri bulvara bakan ya da sokak arasında bulvarı gören bir birinci kattı bu. Orada, düşün içinde Paris'te yaşadığımı hissediyor, kimisinde de Paris özlemiyle yanıyordum. Kimi düşler erotizmle örtüşüyordu. Evin içi alacakaranlıktı ve ben düşümde hep Paris'te duyduğum yaşama gücünü duyuyordum."

Kitabında ilk Paris yolculuğuna değinir Özlü, gemi yolculuğu... Kamara yalnızlığı... Gemide yemek salonunda karşısında oturan adamın hayatı nasıl da derinden etkiler onu. Adamın hayatı kısacık bir öyküdür. Üç bilemedin, beş cümlelik öykü... Artısı-eksisi yok yaşanılanların. Özlü, onun hayatı için, "Ne kendiliğinden, ne yalın, ne içten bir hayat Fransızların deyişiyle işte authentique bir yaşam bu. Hayatı, bu türlü kendiliğinden, hayatı kendi doğasına uygun, bu yalın haliyle ele alabilseydim. Sanırım mutlu olmak, hayatı böylecene ele alan insanlara özgü. Onlar da eksik değil, belki fazla bir şey var. Doğalarından gelen fazla bir şey" diyerek düşüncelerini belirtir.

Özlü, Paris'te Tarık Zafer Hocayı arayışını, Türk siyasetine bakışlarını ve hocanın bir cümlesine karşı ne düşündüğünü çekinmeden yazar. Ve belki de zaman Özlü'nün bu düşüncelerini haklı çıkarır gibi durur. "Ama, bu kadar da derin bu dinamizm eksikliği, dönüp dönüp aynı yere mi gelecek bu ülke, hiç yeni bir oluşum yaratamayacak mı?" Evet, Özlü Paris'te Clarté dergisinin afişlerindeki özgürlüğü Voltaire'i, Danton'u, Diderot'yu görmüşken, İsmet İnönü'yü nasıl düşünebileceğim diyerek bir gönderme yapar.


O günlerde Demir Özlü, Sorbonne Üniversitesine giderek "serbest öğrenci" olarak kaydını yaptırır. Cuma günleri Spinoza'nın felsefesi üzerine dersler alır. Ki o, Spinoza 24 yaşında aforoza uğrayan, küçük bir köyde mercek yaparak yaşamını sürdüren ve gencecik yaşta ölen Spinoza. Şu an bile Türkiye'de ne kadar eksik onun felsefesiyle ilgili çalışmalar... Spinoza'nın mercek perdahladığı kesindir ama bunu geçimini sağlamak için değil, "optiğe yönelik teorilerini ispatlamak, en iyi merceklerin konkav-konveks mi yoksa düz biçimdekiler mi olduğunu ileri sürmek içindir".[1]

Özlü derslerde Jean Wahl'den Berkeley'in metinlerini dinler, Varoluşçuluk üzerine ilk bilgilerini orada öğrenir. Diğer hocası Ferdinand Alquié ise Descartes ile Spinoza'daki iki yanlılığı kavratır. Karşılaştırmalı çalışmaların her zaman insana yol açtığının bir göstergesi gibi durur Özlü'nün aldığı bu dersler.

Özlü'nün bu kitabı hem edebiyat hem de felsefe yolculuğu yaşatır okuyucuya. Yazarın Paris Günleri’ni okurken, kendi hayatımızın dünü ve bugünü düşündürür ve sorgulatır. Demir Özlü, 14 Aralık’ta Select Kahvesi’nde şu notları alır. "Sanıyorum ki, nihilizmin en temel kuralı, kendini ortadan silmektir. Ecinniler'in nihilist kahramanları öyle değil mi? Stavrogin gibi parlak olanları ya da Krilov gibi sönük olanlar. Bir nihilist, hangi konumda olursa olsun, bir şehvet duygusu gibi saran şey, bu kararlı intihar fikri değil mi? Hayatın yanılsamalarını önceden gören kişi o değil mi? Nihilizme vardıktan sonra, bir insanın, gene de kendini oyalamalara bırakmasını, yaşamı gözlemlemeyi sürdürmesini, şakaya alırcasına olaylar düzenlemesini anlıyorum. Ama hepsinin sonu aynı yere çıkmıyor mu onun için? Ya da, oyalanması, neşesi ya da üzüntüsü bir noktaya kadar gelip, orada takılmıyor mu? Kendi kararlı düşüncesine, yeniden, hep yeniden dönüşmüyor mu? Gerçek bir nihilist, hiçbir dış etki olmaksızın, insanın kendini ortadan kaldırmasındaki yüceliğe inanmıyor mu?"

Demir Özlü Fotoğraf: Milko Özlü

Demir Özlü Fotoğraf: Milko Özlü

Özlü, bu kitabında sevdiği, özlediği bir kente ait günlerini yazarken, kendi edebiyat yolculuğunun da ip uçlarını verir. Her edebiyatçı için günce, kent yazıları hem onu besleyen hem de ona yol gösteren bir esere dönüşür zamanla. Özlü için de bu kitabı öyle olmuş gibi durur.

"Beni boşluğa fırlatan kendi küçük gururumdu" derken güzel bir kız karşısındaki düşüncelerini, yaşadıklarını açık yüreklilikle yazar. Demir Özlü 1960 yıllarda yazmak için Port-Royal'daki kahvede şu notları alır, "Yazmak büyük kavramlarla boğuşmaktır: Sonsuzlukla, varlıkla, varoluşla, tarihle, dünyayla... Kentlerle, kendi yaşamında, kendi çocukluğunda, kim bilir belki de bir sabahı açık renk ışıklar yayan güneş altında duyduğum nereden geldiği belirsiz bir mutluluğun kaynağını araştırmaktır, onu, o ışıkla, iklimle birlikte yeniden yaşayarak."

Evet, Özlü'nün de dediği gibi yazmak, yaşamaktır. Kelimelerle, kavramlarla boğuşmak, yeni kavramlar üretmek ve kimi zaman hüzünle kimi zaman tutarsız, ince bir sevinçle yaşamaktır.

Demir Özlü kitabının sayfalarında aykırı filozof Nietzsche'ye de yer verir. Kendi başına Deux Magots'ya oturduğu gün, Helena'nın geçmesini beklerken, Nietzsche'nin şu cümlesini hatırlar, "Çünkü insan, hiçbir şey istememektense, hiçliği istemeyi seçer." Hiçliği...

Demir Özlü'nün kitabının ikinci bölümünde beni en çok çeken “Hornsgatan'daki Ev” adlı yazı oldu. Tam da bir yerdeyken bir yeri özlemek, düşünmek ki ben buna düşüncede "örtük olarak yaşamak" diyorum... İşte! Böyle bir şey. Kuzeyde, Stockholm'dayken, Büyük Ada'ya bir yaz gününe kayan düşünceleri. "Güneşin altında gözlerimi yumdum ve Büyük Ada'da yazlık şapkalarını giymiş kızların yüzlerine vuran ışığı düşündüm. Işık önce çizgili yüzlerini, kaşlarını, dudaklarını, aydınlatıyor, az da yapmış olsalar makyajlarını eritiyordu sanki. (...) Kuşlar da vardı kıyıda. Kuşlar başımın çevresinde dolanıyor, deniz kıyısından benim bulduğum yere doğru uçuşarak geliyorlardı. Deniz kokusuydu yüzüme vuran: iyot, karpuz kabuğu ve balık kokuyordu. Denizin kokusunu duyuyor, kapalı gözkapaklarımdan sızan ışığı görüyordum.(...) Büyük Ada'da, biraz sonra yaz gecesi başlayacaktı."

[1] Spinoza Bir Başlangıç, Diego Tatian, Dost Yayınları, 2017, Ankara,

Fotoğraflar: William Klein, Terrace's Café, Paris 1980.(Amsterdam, Foam, jan.'14)

0
840
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle