22 ARALIK, CUMA, 2017

“Değişen Şeylerin Peşine Düştüm”

Kalküta, Uçurtma Mevsimi ve Butimar’ın ardından Uzakların Şarkısı adlı romanını okurlarla buluşturan Kaan Murat Yanık ile romanın yazım sürecini, romandaki karakterleri, şarkıları ve gelecek kitapları üzerine konuştuk.

“Değişen Şeylerin Peşine Düştüm”

Butimar zorlu bir yazım süreci gerektirmişti ama sanıyorum ki Uzakların Şarkısı daha da zorlamış seni. Yazım süreci yaklaşık olarak ne kadar sürdü? Biraz anlatır mısın o dönemi?

Yazım süreci yaklaşık 28 ay sürdü. Bu iki buçuk yıllık süreçte hem hastalıklarla, hem de kurmacayla boğuştum. Romanın başkahramanlarından Bünyamin’in psikolojik haline büründüm, kelimeleri bekledim. Roman sahnelerini oluşturmak içinse uzun seyahatler yaptım. Elbette ikinci bölümün dekorunu güçlü bir şekilde anlatmak için de epey araştırma yaptım.

Derinlikli ve çok yönlü karakterler oluşturmaya çalışıyorsun romanlarında. Bu durum Butimar'da da vardı. Seni aslında biraz da bu zorluyor sanırım? Karakterlerin için nasıl bir çalışma sistemin var?

Ak ve kara çatışması bir romanın veya senaryonun başına gelebilecek en kötü şey. Şundan bahsediyorum; biz Tanzimat döneminde Batı’nın sanatını taklit etmeye başladığımızda Avrupa edebiyatı romantizm akımıyla kavruluyordu. Usta yazarları bir kenara bırakırsak vıcık vıcık bir duygusallık, iyinin yüceltilmesi, kötünün alt edilmesi amacını güden idealize etme üzerine kurulmuş romanlar yazılıyordu. Ne yazık ki romantizm akımı bizim sanatımızı çok kötü etkiledi. O dönemlerde yazılan romanlara baktığımızda bunu görürürüz. Propagandist ve belli bir amaca hizmet eden metinler de cabası. Zaten o dönemin etkisi günümüze kadar uzandı. Bugün orijinal, özgün senaryolar bulamıyoruz sinemada. Edebiyat kısmına gelirsek çoksatarlar rafının da durumu içler acısı. Sonuç olarak ak ile karanın çatışımı dışında gri bir bölge kurmaya çalıştım. Yani karaktelerimi insani reflekslerle dönüşüme, değişime hazır hâlde tuttum hep. Çelişkilerden dokumaya gayret ettim. Bu süreç de her karakterin yerine geçtiğim için epey yordu beni.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Okurlara çok ipucu vermeyeyim diyorum ama intiharın eşiğinde dolaşan bir kahraman, bir anda bambaşka bir dünyaya düşüyor romanda. Butimar'a oranla daha yoğun bir anlatımın var bu kitapta. Bu yoğunluk her romanda giderek artacak mı?

Belki de. Okurun benden beklediğinin bir fazlasını vermek için çalışıyorum. Romanın içime sinmeyen bir kısmı olursa onu mutlaka çıkarıyorum. Uzakların Şarkısı şu an 400 sayfa olarak yayımlandı. Aslında daha uzundu, bazı yerleri çıkardım.

Kurmaca eserler ortaya koyuyorsun evet ama bazı olayları yaşadığını biliyorum. Mesela Butimar’ı yazarken taksicilik yapmıştın. Uzakların Şarkısı’nı yazarken benzeri bir şey oldu mu? 

Uzakların Şarkısı’nda bilhassa kadınların psikolojisini anlamak ve anlatmak için çok fazla kadınla konuştum. Dişi kedilerin tepkilerini bile gözlemledim. Biz erkekler kadınları anlama konusunda gerçekten eksiğiz. Kadınlar hayata bizim baktığımızdan çok daha geniş ve derin bakıyorlar. Erkeklerin önemsemediği, ayrıntı diye geçiştirdiği meseleler üzerinde kadınların etraflıca durması, o konularla aralarında somut bağlar kurması çok ilginç. Bu meseleyle çok ilgilendim.

Uzakların Şarkısı’nda Bünyamin’in yaşadığı travmaya sanki gerçekte de şahit olmuşsun gibi. Öyle bir anlatım var…

O travmaya şahit olmadım, diyemem. Üniversite yıllarında tuhaf şeyler yaşadım. Anlatılması güç şeyler. Ne kadarını anlatabildim bilmiyorum.

Uzakların Şarkısı bir önceki romanına göre daha sert. Uzunca bir yazım süreci oldu. Aslında giderek artan yoğunluk seni bir sonraki romanın için daha da zorlamayacak mı?

Kesinlikle.

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Romanda çok fazla karakter var ve hepsi birbirinden ilginç karakterler doğrusu. Karakter seçimini neye göre yapıyorsun? Özellikle isim seçimleri…

İsimlerle oynamayı, karakterlerin dış görünüşleri ve ruhları üstünde uzun uzun düşünmeyi seviyorum. Her yerde rastlanan isimlere mesafeliyim. Mesela Zencefil, Bünyamin, Gülbadem… Bu isimler beni bulduğum andan itibaren çok etkiledi.

Kurmaca bir eserde okuru metne dahil etmek oldukça mühim. Mekânlar da bu konuda oldukça işe yarıyor. Sen de yazarken yolculuklar yapan bir yazarsın. Şu ana kadar romanın için hangi ülkelere gittin ve bu yolculuklar metinlerine nasıl bir katkıda bulundu?

Azerbaycan, Gürcistan, Yunanistan, Bulgaristan, İspanya, Tunus, Fas, Karadağ, Makedonya, Almanya, Bosna Hersek, Sırbistan, Danimarka, Hırvatistan, Fransa ve İtalya… Saydığım ülkelere romanı ilgilendiren şeyler için gitmedim. Sadece gezerken daha iyi yazıyorum. Gezdiğim yerlerde karşılaştığım insanlar, binalar, doğa, eşyalar ve diğer detaylar... Zihnimde, gayri şuurumda hazır halde bulunan oyukları, boşlukları dolduruyor. Üsküp’te bir kuklacının gözlüğü, Marakeş’te bir yılan oynatıcısının yüzü, Danimarka’daki bir tren yolu, Bosna Hersek’te kurşunlanmış bir bina veya Karadağ’da yeniçerilerin alamadığı bir kale yazım sürecimi etkiliyor. 

Romanda orijinal Azerbaycan Türkçesi ile konuşturulan Besti Nine var, senin de o kültüre hâkim olduğunu biliyorum. Kültürü sevmen mi yoksa hâkim olman mı etkili oldu bu konuda?

Benim dedelerim Azerbaycan’dan göçmüşler. Dedem, ninem, annem, babam Azerbaycan Türkçesi ile konuşurlar. Köklerimi seviyorum. Azerbaycan sanat anlamında çok ilerde. Bakü’ye giderseniz bunu görürsünüz. Hele ki müzikleri ve meselleri. Elbette hâkim olduğum ve sevdiğim bir kültüre dokunmak güzel bir şey.

Romanın merkezinde Galata Kulesi, İstiklal Caddesi ve çevresi var. Yazarken tarihi gerçekliğe sadık kalmak senin için ne denli bir öneme sahip?

Romancılar tarihi olduğu gibi yazmak zorunda değiller. Öyle olsa bu tarihi bir vesika olurdu zaten. Ayrıca ben padişahlara, kadın sultanlara, taht oyunlarına değil, gündelik hayatı yudumlayan sıradan insanların hikâyelerine odaklanmayı seviyorum. Fakat romanın dekoru, atmosferi gerçek ile birebir olmalıdır, diye düşünenlerdenim. Romanı yazma sürecindeyken İstanbul’da bulunduğum hemen her gün Galata’da zaman geçirdim. Neler neler buldum. Galata hâla orada, tüm ihtişamıyla yerinde duruyor ama etrafı büsbütün değişmiş. İşte o değişen şeylerin peşine düştüm.

Büyülü gerçekliği seviyorsun. Şaşırtmak o sebeple senin için oldukça mühim. Hep böyle devam etmesini mi planlıyorsun peki?

Butimar ve Uzakların Şarkısı’nda büyülü gerçeklik var. Büyülü gerçekliği seviyorum ve şu anki durumdan memnunum. Aslında masal ile romanı birleştirecek bir üslubun peşindeyim ben.

Kitabın isminde de yer alan, aynı zamanda sosyal medya hesaplarında da paylaştığın şarkılar var. Bunların birkaç tanesinin kısaca hikâyesini anlatabilir misin?

Souad Massi’yi ve Fairouz’u çok severim. Romandaki şarkılar beni bu dünyadan ve zamandan koparan türde müzikler, belki de birer kaçış aracı.

Yazı dilin de ilgilendiğin kültürel alanlar da batı-doğu arasında gidip geliyor. Tercih yapma zorunluluğundan kaçıyorsun bir nevi, sınırları kabul etmeme eylemi gibi. Sen ne dersin?

Ben olduğum yerdeyim. Belki de hiçbir yerdeyim. Ama doğu ile batının arasında sıkışıp ufalandığımı hissedebiliyorum.

Uzakların Şarkısı’nı okuyan ve okuyacak olan okurlara son olarak ne söylemek istersin?

Okurlarımı çok seviyorum. Çoğu okurum ile konuşuyorum. Kitabı bitirdikten sonra yorumlarını bana yollamaları beni mutlu ediyor. Hele ki roman kahramanlarımla aralarında duygusal bir bağ kurmaları olayı bu dünyanın dışına çıkarıyor.

0
2960
0
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle