09 OCAK, ÇARŞAMBA, 2019

Çivili Sandıklar’dan Çıkan Bir Dilek: "Bizi Bağışlasınlar"

Sevengül Sönmez ve Haldun Soygür'ün hazırladığı, Türk edebiyatının önemli kalemlerinden Fikret Ürgüp'ün öyküleri ve şiirlerinden oluşan "Bütün Eserleri"nin ilk cildi olan Çivili Sandıklar üzerine bir inceleme.

Çivili Sandıklar’dan Çıkan Bir Dilek:

Edebiyat dünyamızın en özgün isimlerinden biri olan Fikret Ürgüp’ün Çivili Sandıklar isimli kitabı geçtiğimiz aylarda Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Toplamda dört cilt olarak yayımlanması planlanan eserlerin ilk kitabı olan Çivili Sandıklar’da yazarın öyküleri, şiirleri ve kitaplarına girmemiş metinleri yer alıyor. İlk kitaba devamla yayımlanacak olan diğer kitaplarda ise portreler, denemeler, mektuplar, günlükler ve edebiyat-sanat yazılarının yer alması planlanıyor.

Van, Kısa Lodos Hikâyeleri, Kitaplarına Girmemiş Metinler (Öyküler/Şiirler) ve Şiirler bölümlerinden oluşan kitap, Behçet Necatigil’in Nisan 1977 tarihinde yazarın ölümü üzerine kaleme aldığı bir yazıyla başlıyor. Böylece ilk defa Fikret Ürgüp okuyacaklar için bir yazarın yaşam özeti, çağdaşının kaleminden olduğu gibi kendini ortaya koyuyor. 1954-1958 yılları arasında Amerika’da psikiyatri eğitimi alan Ürgüp, şizofreni üzerine bilimsel bir monografi yazıyor ve aynı zamanda pek çok resim sergisine imza atıyor. Dönemin önemli yazarlarıyla olan yakın ilişkisinin yanında Sait Faik Abasıyanık’ın dostu ve doktoru oluyor. Elbette tüm bunlarla birlikte öyküler, şiirler, denemeler ve portreler kaleme alıyor. Sanat ve bilimle iç içe bir yaşamı sürdüren yazarın Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ölüm ilânı ise şu cümleyle başlıyor: “Dr. Fikret Ürgüp bu dünyadan kurtuldu…” Necatigil, kaleme aldığı yazısının devamında bu ilân üzerinden hareketle arkadaşına dair pek çok şey söylemiş. Görünenler ve sonrası üzerine kaleme alınmış önemli bir yazı olduğunu belirtmek isterim.

“Çivili sandıkları sonradan açacaklar bizi bağışlasınlar.”

Ürgüp’ün öykülerinde karşımıza çıkan yoğunluk, yarattığı karakterlerin yönelimleriyle bağlantılı olarak okunabilir. Yazar müdahalesi olmayan, okurla tanış edilen hikâye kişisinin duygu durumundaki aksak devamlılığı, insandan dünyaya yansıyan ve çoğu zaman farklı cümlelerle kendini ifade eden gerçekler izliyor. İtirafı andıran, gerçeklerden kopmadan kendini gerçekleştiren her ses, bir tür kişisel iç hesaplaşmanın sinyallerini veriyor. Kitapla aynı adı taşıyan Çivili Sandıklar başta olmak üzere Tenis TopuFormülSen GideliNevzat ve Vantrilok öykülerinde söz konusu sinyallerle, iç hesaplaşmalarla karşılaşmak mümkün. Ancak öyle ki, sadece öykü ve karakter özelinde değil, değişen zamanın her anında kendini güncelleyen bir hesaplaşma hâli de belirgin olarak hissedilebiliyor. Öyküler bitiyor, geriye kalan ve kendini devam ettirmeye çalışan duygular ise mutlaka başka çatlaklardan içeri girerek yaşamaya devam ediyor. Fikret Ürgüp’ün öykülerinde beni kendi yaşam alanına dahil eden en önemli nokta, kurduğu cümlelerden yola çıkılabilecek farklı meraklara, mekânlara, insanlara ve tanımlara ulaşabilme isteği oldu.

Fikret Ürgüp’ün insanı ve içerisinde olup bitenleri bu kadar detaylı tahlillerle karşımıza çıkarabilmiş olmasında elbette almış olduğu eğitimin ve yaşamla yüzleştirdiği gerçeklerin payı büyük olsa gerek. Yazının yanında resimle kurduğu bağ da bu durumu kanıtlıyor zaten. Yansıtmak ve yaratmak meseleleri üzerinden kendini ifade eden Ürgüp, kurduğu yoğunluğu eşit duygulara bölerek paylaştırmayı da ihmal etmiyor. Aynı durumu ilerleyen sayfalarda öykülerinden sonra gelen şiirlerinde de sık sık görebiliyoruz.​

“Ne kadar kısa yaşarsak yaşayalım, zaten uzun süremez…”

Yazarın öykülerindeki genel tema, insan yaradılışının bir parçası olarak tarif edebileceğimiz yalnızlık. Her şey buraya denk geliyor. Bütün kapılar bir bir buraya açılıyor. Ancak öykü ve şiirlerdeki yalnızlık duygusu insansızlığın ya da bir başınalığın yalnızlığından ayrılarak ilerliyor. Eşyanın, doğanın, mekânın ve zamanın yalnızlığı olarak metinlere eklemlenen bu yapı, çoğu zaman yazarın söylediği sözün yaşamdaki sağlaması olarak karşımıza çıkıyor. Kendi adıma altını çizdiğim pasajlardan kalan duygu, salt yalnızlık duygusu değil, biçim olarak yoruma açık ifadelerin yalnızlığı olarak da okunabilir. Çünkü Ürgüp, dönemini bildiği kadar öncesini de bilen, bunu her anlamda ifadeye giydirip metinlerine yerleştiren önemli bir entelektüel. Zamanı okumak böyle bir şey olsa gerek.

Ürgüp’ün eserlerindeki yalnızlık duygusu, 1969 yılında Behçet Necatigil’e yazdığı mektupta da kendini göstermiş. İtiraf ve yakınmanın iç içe olduğu mektup, tıpkı öyküleri gibi görünmez duvarlara yaslanıyor, onların soğukluğuna her ne olursa olsun direniyor. “Ne kadar sevindim bilemezsin mektubuna. Yazıyorum, yapıyorum, kimse takmıyor. Senin anlayacağın zaten biliyordum, onun için yazdım, çabaladım, yaşadığımı anlatmak istedim, sana ve birkaç kişiye. Lodos Hikâyeleri’nin önsözü bunu anlatır. Kimse bir şey yazmadı bu işler üzerinde şimdiye kadar. Ama ben yaşıyorum, seviyorum, dayanacağım.”

Behçet Necatigil’in Fikret Ürgüp metinleri üzerine kaleme aldığı 1971 tarihli değerlendirmede, yazarın çağımız insanının yalnızlıklarını ve bunalımlarını işleyerek atmosfer kurgusundaki inceliğine, bununla birlikte insan ruhunu kavrayışındaki ustalığına vurgu yapılıyor. Ancak Necatigil’in çağımız insanından kastı 70’lere denk geliyor ve bu yazıya günümüzden baktığımız zaman değişen pek fazla bir şeyin olmadığını görüyoruz. Ürgüp’ün öykülerine yerleştirdiği yalnızlık, tam da böyle bir sürekliliği barındırıyor aslında. Yadırgamadığımız, içimizde taşıdığımız ve belki de daha uzun yıllar boyunca taşıyacağımız bir yalnızlık. Değişmeden kendini tekrar eden insan hallerine yeni ayrıntılar açan yazar, edebiyatımıza ne tür bir değer kazandırdığını bilmem o dönemlerde hissediyor muydu? Buna pek ihtimal veremiyorum ne yazık ki. Zaten bu konu hakkında Necatigil açıkça şunları söylüyor: “Fikret Ürgüp’ün iki kitabı var: Van (1966), Kısa Lodos Hikâyeleri (1968). Kendi bastırdı. Şimdi hangi kitapçılarda bulunur? Yoktur. Doğru dürüst piyasaya bile çıkaramadı, tezgâhlama nedir bilmiyor, hatta tam adamını bulmuş, bana soruyordu o mektubunda: Bir yol gösterebilir misin?!”

“Külüstür makaralar sardı ömürleri.”

Ürgüp’ün şiirleri kitabın son bölümünde yer alıyor. Bunlardan bazıları daha önce kitaplarına girmemiş. Yazar, öykülerinde olduğu gibi şiirlerinde de bir görünmezin izini sürüyor. İstanbul şiirleri burada belirginleşen ilk mekânlardan. Gökyüzünden başlayıp şehrin sabahlarına uzanan dizelerde, sokak sokak dolaşan arayışın izleri hissediliyor. Şiirden çıkıp öyküye, öyküden çıkıp şiir dizesine yol alan bu ilerleyiş, Fikret Ürgüp’ün dünyaya nasıl ve nereden baktığı hakkında fikir yürütmemize de yardımcı oluyor aslında. Arkadaşları, onun ölümünün ardından söylediklerinde haklı çıkıyorlar böylece. Belki de yaşamak yetmiyor anlatmak istediklerine. Her şeyi bir büyük sonsuzluk içinde kavramak, dönüştürmek ya da yerle bir etmek istiyor ancak yine de yaşamak yetmiyor. Haldun Soygür, kitabın “Önsöz Yerine” başlıklı giriş bölümünde Mina Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları kitabından alıntı yaparak bu durumu daha net belirginleştirmiş: “Beni mahveden bir başka ölüm türü, başarabileceklerini başaramadan, onlardan beklenenleri gerçekleştiremeden ya da Oblomovluk ya da alkol yüzünden ölüp gidenlerdir. Böyleleri yaşıtım da olsa, gene de allak bullak oluyorum… Gençliğimde tanıdıklarım arasında Fikret kadar yeteneklisi az bulunurdu… Hem dahiliye hem psikiyatri uzmanlığına sahip mükemmel bir hekimdi. Fikret ressamdı, Fikret yazardı, Fikret’in yapamayacağı şey yoktu.”

Fikret Ürgüp’ün öykü ve şiirlerinden derlenen Çivili Sandıklar, bir bakıma edebiyatımızın tam anlamıyla hakkı teslim edilememiş yazarlarından birini günümüze çağırıyor. Bundan sonra yayımlanacak olan eserleriyle birlikte her şeye kaldığı yerden devam edecek olduğunu bilmek, üzerinden bunca zaman geçmiş olsa da güzel bir duygu. Ürgüp’ün dünyasıyla yüzleşmenin bıraktığı iz, edebiyatın yaşamla iç içe olan seyir penceresine hoş bir davet sunuyor.​

Tasarımda kullanılan fotoğraflar: Michael Kowalczyk; Benn Mitchell“Lonely Man.

0
727
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle