13 AĞUSTOS, PERŞEMBE, 2015

Bu Sıcakta Kitap mı Okunur?

Hava sıcak, memleket daha da sıcak. Bu sıcakta kitap okumak nasıl bir eylem? Yazarlara, şairlere sorduk: Sizce 'yaz kitabı' nitelemesi kitabın değerini, içeriğini hafifleten bir niteleme midir?

Bu Sıcakta Kitap mı Okunur?

Yaz kitapları kavramı uzun yıllardır edebiyatçıların ve yazarların gündeminde, elbette okurların da. Dergiler, gazeteler her yaz bu konuda soruşturmalar yaparlar, yazarlar da okuma listelerini yayımlarlar. Biz de Artful Living olarak bunu yazarlara, şairlere sorduk, dedik ki: Sizce 'yaz kitabı' nitelemesi kitabın değerini, içeriğini hafifleten bir niteleme midir yoksa okumayı artıran, kitap tirajlarını yükselten bir buluş mudur? Yeri gelmişken, bu sıralarda neler okuduğunuzu da sormadan geçmeyelim...

Bir 'Kumsal Dekoru Olarak...'

Cem Erciyes (Gazeteci)

Radikal’in önemli köşe yazarlarından biri bir dönem, Radikal Kitap’a da siyasi incelemeler hakkında yazılar yolluyordu. Şubat filandı sanırım, kendisinden bir kitapla ilgili yazı istemiştik. O da ‘Evet, yaz okumalarım arasına aldım. Okuyunca yazarım tabii’ diyerek, sipariş yazıları birkaç hafta içinde yayımlamaya alışık bizleri, epey şaşırtmıştı. Anlaşılacağı gibi bugüne kadar çok sayıda ‘yaz kitapları’ soruşturması yapmış, bu kavramın memleketteki olumlu olumsuz algısına katkıda bulunmuş olanlardan biriyim ben de. Yaz kitapları soruşturmaların kimileri cevap vermek istemez; ‘kitabın yazı kışı mı olur!’ diye. Haklılar, olmaz. Zaten bizim köşe yazarından da anlaşılacağı gibi, kimi okurlar en ağır ve ciddi kitapları yaz aylarına saklar. Eğer yaz kitapları kavramının bir ‘hafifliği’ varsa,  bunun sebebi bizim ‘tatil’ kavramını tanımlamamızdan kaynaklanıyor.

Yaz kitapları kavramı tatille alakalı. İnsanlar, gündelik tempo ve rutin sorumluluklardan uzak belli bir zaman geçirecekleri tatillerde yapamadıkları pek çok şey gibi ‘okuma’ faaliyetine de zaman ayırmak ister. Tatilde nedense ‘kafa boşaltmak’ isteyenler, tabii ki o boşluğu dolduracak kitaplardan da uzak durmak ister. Bu nedenle kendine göre ‘hafif’ yani akıcı ve mümkünse kurgu kitapları tercih ederler. Bir de yıl boyu neredeyse hiç kitap okumayanlar vardır. Onlar da bir kumsal dekoru olarak yılın popüler kitaplarından birini yanlarında bulundurmak ister. Bu nedenle yaz aylarında popüler kitapların satışları biraz daha artar ve yayıncılar bu türe daha fazla yüklenirler.

Biz edebiyat gazetecileri için ise, yaz kitapları soruşturmaları bir tür ara değerlendirme gibidir. Yılın tam da ortasında bir yerlerde, yayımlanmış kitapları gözden geçirmek, değerlendirmek ve önemli olanlara işaret etmek için iyi bir fırsat… O nedenle dünyanın her yerinde, yaz başladığında bu tür soruşturmalar yapılır, listeler hazırlanır. Okurlar da yılın koşuşturması içinde gözden kaçırdıkları kitapları gösteren, unuttuklarını hatırlatan ve bazen hakikaten de ‘tatil çantasına ne koyayım?’ sorusuna yanıt oluşturan bu listelere bayılırlar. Sizin sorunuza gelirsek; ben yaz kitapları listelerinin okumayı artıran, teşvik edici listeler olduğuna inanıyorum.

Ben geçen hafta çıktığım bir yolculukta yanıma aylardır okunmayı bekleyen İsmail Güzelsoy’un ‘Değmez’ adlı romanını aldım. İnsanları seyreden iki karga , bize çok güzel bir hikaye anlatıyorlar. Ondan bir önce Aziz Nesin’in Damda Deli Var öykü kitabını iki önce ise bu yıl pek ses getiren Knausgaard’ın Kavgam romanını okumuştum. Bu sonuncu hakkında da aynen Asuman K. Büke’ye katılıyorum. Aslında bu roman hiç bir şey söylemiyor...


Keşke 'Kış Kitapları' Diye Bir Strateji de Oluşturulsa...

Bedia Ceylan Güzelce (Yazar)

Mesele daha çok kitap okumak ya da okumamak değil, 'yeni bir insan' olmak. Hem de tek bir mevsimde. Yaz kitapları insana bunu vaat ediyor, önce kişilik gelişecek ardından da bambaşka bir hayat başlayacak. Değil mi?

Belki önce bu mevsimin muhtevasını bir anlamak gerekiyor. Yaz ayları, insan ruhunun en çalkantılı günlerini de beraberinde getirir. Inanna ile Dumuzi yazın kavuşur, Demeter biricik kızı Persephone'yi görebilmek için yeraltının karanlık kralı Hades'ten yalnızca yaz ayları için izin alabilmektedir. Felsefenin temel kavramları, antik kentlerin taş döşeli yollarında, Ağustos güneşinin altında şekillenmiştir. Tüm yıl içerisindeki yeri ortalama üç ay yani 90 gün olsa da zihinde oluşturduğu beklenti ve ardından yarattığı tahribat geniş zamana yayılır.

Zar zor batan güneşiyle birlikte insana kendiyle baş başa ve uyanık bir halde geçirmesi gereken daha uzun saatler anlamına da gelen yaz mevsimi -bilhassa da temmuz sonu ve tüm ağustos ayı-, bilimsel araştırmalara göre intihar oranlarının en yüksek olduğu zaman. Bunun yanında kendi vücudunu ve genel olarak insan bedenini daha fazla çıplak görmeye sebep olduğundan derin bir sorgulamanın da müsebbibidir. 'Güzel miyim?'in ötesinde 'Bu etten ve kemikten yapılmış bedenle daha ne kadar vaktim kaldı?', 'Tehlikelere karşı ne kadar da savunmasızım...' gibi soru ve düşünceler bir yaz boyunca - yine cevapsız kalmak üzere- aklı meşgul eder. Yani yaz hafif bir esinti olmaktan öte ağırlaştırılmış bir müebbete dönüşebilir kimileri için.

Yaz giysileri, yaz yemekleri, yaz albümleri, yaz mekanları gibi edebiyat da 'yaz kitapları' başlığı altında bu üç aylık dönemden nasipleniyor tabii. Ancak yaz aylarını öyle hafife almamalıyız. 'Suç ve Ceza'yı yazma fikri, borçlarını ödeyemediği, yiyecek alacak parasının bile kalmadığı bir yaz (Temmuz) akşamında F. Dostoyevski'nin aklına gelmişti. Yüzüklerin Efendisi / Yüzük Kardeşliği kitabı ilk kez bir 29 Temmuz günü yayımlanmıştı. Jules Verne'in eseri 'Denizler Altında 20.000 Fersah' ın da yine bir Temmuz günü son bölümü tamamlanmış ve baskısı okurla buluşmuştu.

Elinde deniz topu tutan Raskolnikov, neden olmasın?

Yayınevleri yaz kitapları için ayrı bir yayın politikası izliyor, kişisel gelişim ağırlıklı, insanı etrafını izlemekten ve eğlenceden alıkoymayacak, derin düşüncelere salmayacak, öyle dünyaya ve insanlığın varoluşuna dair çıkarımlar filan yaptırmayacak kitaplarla cephaneliği dolduruyor. Turkuvaz, beyaz ve lacivert ya da turuncu, kırmızı ve sarı kapakları süslerken, kitabın ve hikayenin içinde neler olup bittiğinden çok, elde tutulan bir aksesuara, mesela bir yüzüğe, bir bilekliğe dönüşüyor kitaplar. Kitabın kapağını bikinisiyle kombinleyenleri görmek de bu sebeple şaşırtmıyor. Neticede instagrama romantik filtrelerle çeşit çeşit kitap fotoğrafları koyup, tek bir satırını bile okumayanların sayısı hiç de az değil. Hem Türkiye Yayıncılar Birliği'nin her yıl yayımladığı istatistikler zaten memlekette neyin, ne kadar okunduğunu ortaya koyuyor. Yine de merak ediyorum, Raskolnikov'un turkuvaz bir yüzme havuzunun önünde, elinde bir deniz topuyla betimlendiği bir 'Suç ve Ceza' kapağı yapılsa, sonuç ne olur? O kitap satar mı satmaz mı?

Bence bir pazarlama stratejisi olarak 'yaz kitapları' okura kitapla temas kurma imkanı veriyor. Güneşlenirken eli boş kalan tatilci, öyle ya da böyle bir kitaba dokunmuş, sayfa çevirmiş ve bir ihtimal bu küçük tanışıklığı sevmiş oluyor. İyi okur zaten yazın ne okuyacağını kıştan belirliyor, dolayısıyla yaz kitapları olsa olsa birkaç insanın daha kitapla tanışma aracı gibi görülebilir. Ayrıca yaz kitapları yayıncıların edebiyat eserlerini basabilmeleri için de ihtiyaç duydukları kaynağı teşkil etmesi açısından önemli bir paydaya sahip. Yani yaz kitaplarının basılıyor olması, ne iyi bir edebiyat eserinin değerini düşürür ne de iyi bir okurun istediği kitaba ulaşmasına engel olur. Keşke 'kış kitapları' diye bir pazarlama ve yayıncılık stratejisi de oluşsa ve daha fazla insanın ilgisi kitap okumaya çekilebilse.


Tatile Kitap Götürmek Binlerce Yıllık Bir Okur Alışkanlığı

Nilüfer Kuyaş(Yazar)

Kesinlikle bir pazarlama yöntemi ama hayatımızda önemli yer tuttuğu da malum.

Bazı satış sloganları yaratıcı oluyor, hayatın pratiğini yakalıyor ve iyi tasarım gibi yaşantımıza yerleşiyor.  Bu da onlardan birisi.

Okumayı artırdığını sanmam çünkü okuma bir alışkanlık meselesi. Okumayı şıklaştırdığını söyleyebiliriz belki. Bu yaz ne okusam sorusu, bu yaz ne giysem, bu yaz nereye tatile gitsek gibi sorulardan biraz farklı, ama akraba sorular haline gelmeleri de mümkün.

Bu yıl benim de bir "yaz kitabım" çıktı. Adı Karasevda Kitabı. Gerçi yaz kitabı diye pazarlanmadı, ama yaz mevsiminde, tatilde hafif melankoliye kapılanlara iyi gelebilir. Kitapta bir alıntı var, Romalı filozof Cicero, kitapsız çıkılan tatil cehennemden farksızdır demiş. Yani tatile kitap götürmek binlerce yıllık bir okur alışkanlığı.

Yaz kitapları ille hafif olmak zorunda değil.  İnsanların plajda gayet ciddi kitaplar okuduğunu görüyorum.

Yıllar önce "Tatiller Edebiyata Aittir" diye bir deneme yazmıştım. Hem edebiyatta yaz tatili önemli bir temadır, hem de yaz tatili çantasına her yıl ne kitaplar  girdiği çok  önemlidir. Otelde, plajda, yazlık evde, terasta, ormanda yahut çimende, kitabımızla baş başa kalışımız, biz okurken çevremizde cıvıldaşan sevdiklerimiz, günlerin getirdiği sesler ve renkler, bütün o deneyim, nefis bir anı olarak hayat boyu bizimle kalır.

Benim bu yaz neler okuduğuma gelince, bir süredir yabancı edebiyata odaklandım. Marilynne Robinson'un Lila- Gilead - Home adlı muhteşem Iowa üçlemesini bitirdim, Colm Toibin'in Brooklyn romanını nihayet okudum, öykücü Lydia Davis'in tek romanı olan The End of The Story kitabını okudum, ardından genç bir yazardan, Emma Healey'den şaşırtıcı güzellikte bir yaşlılık romanı okudum, Elizabeth is Missing. Michel Houllebecq'in La Soumission (Teslim) romanını nihayet bitirdim, ilginç ve rahatsız edici bir distopya denemesi.

Şimdi de Richard Flanagan'ın geçen yıl Booker ödülünü kazanan The Narrow Road to the Deep adlı romanını okuyorum.

Herkese güzel yaz kitapları bulmalarını, kitaplı bir yaz sonu geçirmelerini ve okumakla yaşamanın iç içe geçtiği eşsiz anılar biriktirmelerini diliyorum.


Otobüs Garajlarında, Dört Tekerlekli Arabalarda Satılan Kitaplar...

Metin Cengiz (Şair)

Masum bir güvence mi bilmem ama "yaz kitabı" bana hep bir zamanlar otobüs garajlarında, dört tekerlekli arabalarda satılan kitapları anımsatır. Otobüse binmeden alıp yol boyunca okuyacağınız bu kitap size bu yolu zevkle olmasa bile sıkıntısız geçireceğiniz imajını verir. Başkalarını bilmem ama bende zaman içinde böyle bir genel kanı uyandırmıştı, garajlardaki bu dört tekerlekli kitap satıcıları. Elbette  Amerikalı yazar Mickey Spillane tarafından yazılmış, altı adet yetmeyince, dördü ünlü yazarımız Kemal Tahir, diğerleri farklı yerli yazarlarca yazılan, sayısı yaklaşık 250 civarındaki Mayk Hammer serisi bu küçücük garlardaki üstü açık dört tekerlekli arabalarda satılan kitapların başında gelirdi. Ben de aşk konulu nehir romanları yanısıra Mayk Hammer serisinin büyük çoğunluğunu bu yolculuklarımda okumuştum. Gerçekten zamanın nasıl geçtiğini bilmez, yolcuların gürültüsünden patırtısından uzakta, zalimlerden, acımasız, gözünü hırs bürümüş canilerden, örselenen, aşağılanan, katledilen insanların intikamını alan, hem yargıç hem cellat, adaletin yılmaz temsilcisi polisin maceralarına dalardınız.


Sonra ülkemizde tecimsel kapitalizm geliştikçe, büyük otobüs garları yapıldı, seyahat acenteleri modern  dinlenme tesislerinin olanaklarını sundular yolcularına. Benzeri kitaplar da kendilerine ayrılmış, neredeyse görünmez kılınmış bir köşedeki raflara çekildi. Özgürlüğünden oldu kısaca kitap. Aşağıda izah etmeye çalışacağım. Ben de o günden bu yana söylemimizden çıktığı anlamda miti bozulan, imajı değişen bu kitap reyonlarına hiç uğramadım. Mayk Hammer'in verdiği imaja kendisini kurtarıcı gibi gören insanların arasından çıkan bu açık kitap reyonları sanki daha yakışıyordu.

Kars garında vardı böyle bir satıcı, yanına yaklaştığımda "abi tam yolculuk için biçilmiş kaftan bu kitaplar" der, ben seçimimi yaptıktan sonra da "başka kitaplar da var abi, bir bak istersen" diye adeta kendisiyle konuşurak, kendince alttaki "daha ağır konulu" kitapları gösterirdi.  Elbette bu kitaplardan aldığım da olmadı, onun "ağır" kitaplarıyla benimkiler hiç çakışmadı. Ama çok hoşuma giderdi o satıcının kitaplar hakkında bilgi verirkenki ilgili ve haberdar tavrı.

Kars-Ankara ya da İstanbul arasında bir de Sivas'ta abonesi olduğum bir kitapçı vardı, kavruk, içten biriydi. Kars-Sivas arasında bitirmiş olurdum bir kitabı ve bu sebepten mutlaka bir ikinci kitap için ona da uğrardım.

***

Yaz kitapları işte eskiden beri bende hep bu dört tekerlekli kitap satıcılarını çağrıştırır. Önerilen kitapları, kim hangi sebeplerle önerirse önersin (yayıncılar diğer sebeplerden daha çok ellerinde kalan kitapların satışını sağlamak; gazete, dergi yine diğer sebepler yanısıra okuma oranını arttırmak; eleştirmenler sıradan okurun bağrında da taht kurmak; yazardır, şairdir, izler çevreye şirin gözükmek ya da başka bir gerekçe olsun) aklıma hemen kolay okunurluğu başta olmak üzere Mayk Hammer'de okuyucunun bulduğu özellikler gelir. Ama hiç sıcak bakmadım bu hazır listelere, kitaplığımdaki kitaplardan hiç biri bu listelerin tavsiyesiyle alınmış değildir. Tatile giderken ya da sıcak ve bunaltıcı yaz aylarında serinlediğim, azcık hava aldığım kitaplar arasına da girmedi bu liste halinde verilen yaz kitapları. Benden yaz kitapları listesi için öneri vermem istendiğinde de uzak durdum. İçime sinmeyen bir şey var orada, söylemi beni rahatsız eden bir şey.

İzah edeyim. O dört tekerlekli üstü açık arabada satılan kitapları sunan kişi ekmeğini taştan çıkaran biri, bir emekçi. Kelimenin tam anlamıyla bir emekçi. Sattığı kitaplar elden düşme, okunmuş ve bizzat bu satıcı tarafından şöyle ya da böyle, profesyonel kaygılardan uzak, rastlantıların oluşturduğu bir güzelliğe de gülümseyen, temin edilmiş kitaplar. Toplumun kendini aşma çabası içinde aydınlanma çabasının yansıması da var. O zaman dilimi içinde okunan, dolaşımda olan, tarihi ve toplumsal olarak doğrudan yansıyor. Satıcının bireyselliği de soluk alıp veriyor o kitaplar arasında. Nostalji de olsa bendeki imgesi bu.

Bu yaz kitapları ise tıpkı garlardaki küçük bir reyona sıkıştırılmış, söz yerindeyse özgürlüğünden olmuş raflardaki kitaplar gibi bende yukarıdan dayatılan "kolektif temsil" düşüncesini uyandırıyor. Zamanın ruhuna uygun, "oku" denilenin dayatıldığı, biraz da mahçup bir sunum. Onca göz alıcı ve görkeme bürünmüş yiyecek, içeceğin  arasında bir köşede adeta "işte kitap da var" der gibi, çok satılacağı düşünülen, müşteriye doğru değil de ters yöne doğru bakan kitaplar. Üstten gelen talimatlara göre alınmış ve raflara konulmuş kitaplar. Oradaki satıcının kişisel gayretinin bir lekesinin bile bulunmadığı, talimat eseri kitaplar.

İşin içine talimat girince sınıfsal tavrın buyur edildiği de hemen görülür. Şöyle ki... Alt sınıflara ancak o "mahçup köşede" kitap sunulur. O koskoca, müşteriyi doğrudan tüketime zorlayan bir biçimde dizayn edilmiş salonda, hiç dikkatleri çekmeyecek bir köşede raflanan kitap kimin için olabilir başka? Verilen mesaj açıktır, kitap zaten okunmuyor, yeri orası ve buralarda raflanan kitaplar, gerçek kitap okuru için değil de sunulanı tüketen talimata uygun kitle içindir. Alt sınıftan tabakalar, yığınlar bu kitaplar arasından almak zorundadır. İşte "yaz kitapları" da liste olarak bu mahçup raflarda yerini hep almıştır ve alıyor da. Mit görünmez olmuştur, bir davranış, bir jest olarak vardır. Neyin miti? O dört tekerlekli arabalarda satılan kitaplar da, o kitapların satıcısı da günceli toplumsal ve tarihsel olarak yansıtırdı. Bir okumaya çalışan toplum oluşuyordu, aydınlanma miti canlıydı. Şimdi sadece öyle olduğumuzu varsayan bir davranış, jest olarak tüketim toplumunun obur iştahına uygun bir kalıp içinde yaşıyoruz ve her şey bu kalıba uygun.

"Yaza Damgasını Vuracak" Kitapların Peşinde...

Murat Yalçın (Yazar)

Kitapların, yazarını da okurunu da bazı yaşlarda beklediğine inanırım. Vakitsiz yazılıp, gününden evvel okunup ziyan edilmiş kitapların kederini duyarım.


Okur yazarlar esasen çok peygamberli ve de çok kitaplı kadim bir dinin mensupları ve yaşatıcılarıdırlar. Okumanın vakt-i kerâheti, yazmanın vakt-i merhunu vardır, Onlar bilip gözetirler bütün bu vakitleri.

Sadede gelirsek, okumak bir uğraştır, başlı başına bir iştir ama tatili, emekliliği yoktur. Hani, yaz gelince de ara verilemez. Ancak ‘kendine zaman ayırabildiği tatil günleri’nde okuyabilenlere kitabı unutturmamayı amaçlayan bir kampanya ifadesidir ‘yaz kitabı’. Hafifliği, ağırlığı okuruna bakar. Sözgelimi bir kuramsal kitaplar okuru, yaz geldi diye halk kitapları okuyacak değil. Yalnız tabii yaz demek biraz da moda demek. O yüzden ‘yaza damgasını vuracak’ kitapların peşinde olan yazarları, onların okurlarını  bazı ‘sofu okur’ların uzaktan uzağa kınamasını ayıp ve günah sayarım.

Bana gelince, kitaplığımdaki iki raf dolusu Hüseyin Rahmi’leri masama yığmıştım ta nisanda. Bu yaz hepsini peş peşe deli gibi okumayı planlıyordum, bir tıfıl okur hevesiyle. Yaz geçmedi daha ama ben geçtim bu çılgınlıktan; geçen gün kös kös raflarına geri koydum.

Yazmak, ara ara da arkama yaslanıp Necatigil’den birkaç şiir okumak daha iyi geliyor şu ara bana.

Yaz Geldi Diye Niye Hafif Şeyler Okumalı ki?

Sezer Duru (Yazar)

Biz zaten az okuyan bir milletiz. Üstelik de yazlar ülkemizde, hele bu yaz, aşırı sıcak geçmekte. Ben yazları Kaş'ta geçiriyorum. Şu günlerde ise Bodrum'dayım. Bütün bu aylar içinde deniz kenarında kitap okuyan yalnızca bir kişiye rastladım. Oysa Kaş'daki komşularım İngiliz'lerin elinden o sıcaklarda bile asla kitap düşmüyor. Yaz kitapları ile herhalde daha hafif kitaplar kastediliyor. Ben bu yaz E.Cilasun'un Said-i Nursi Kitabı'nı, Ferit Edgü'nün Cahil'ini, Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Alex Capus'un Bir gün Buluşmak Üzere kitabını,, Lokman Şahin'in sergi kataloğundaki metinlerini, Orhan Duru'nun bütün eserlerini okudum ve bir kez daha onun ne kadar iyi bir yazar olduğunu kavradım.


Yaz geldi diye niye hafif şeyler okunmalı ki? Insan kolay kolay kendi çizgisinden ayrılamaz. Nitelikli kitaplar okuma alışkanlığı varsa bundan vazgeçmez, bunu sürdürür, yaz aylarındaki aktiviteler daha değişik olduğu için, belki daha az okunur, ama kaliteyi değiştirmek bana göre değildir.

Bu yaz ayrıca Kafka biyografisinin 3.cildini, yani çocukluk ve gençliğini çevirmekte olduğum için istedim kadar kitap okuyamadım. 

Yaza İnanıyorum, Yaz Kitaplarına Değil!

Cenk Gündoğdu (Şair)

Yaza inanıyorum ama yaz kitaplarına değil. Ve açıkçası yazın daha çok mu okuyoruz bundan da tam olarak emin değilim. Sanki zamanımız sıkışık ve daha fazla koştururken, çalışırken, yazarken, sınavları okurken, yazılılara hazırlanırken, makaleleri tasarlarken, işleri yetiştirirken... yani sözün özü daha çok zamanımız yokken okuyoruz gibi hissediyorum. Bu kanaate de biraz kendimden daha çok da yakın çevremde çoğu şair, yazar olan arkadaşlarımın edindiğim izlenimle vardım. Benim için yaz daha “sakin” bir alan olduğundan kışa göre daha fazla okuyorum. En azından daha çok okumak istiyorum, okuma planları yapıyorum. Tabii tüm bunlara karşın en çok bir şeyi yazarken, bir oyuna başlamışken hiç hesapta yokken ordan burdan derken okuyorum. Yaza inanıp yaz kitapları diye bir ayrıma gitmeden yakın dönemde okuduğum ve okumaya başladığım kitaplara gelirsem...


Baki Ayhan T'nin serüvenindeki değişim ve sıçramaları bir arada gözlemleme şansına sahip olacağımız toplu şiirleri Hayat ve Hayal Müzesi ilgiyle okunmayı hak eden bir kitap. Özellikle toplu şiirlerin son bölümündeki yer alan yeni kitabı Bilet Geçmez Gemisi -fütürist şiirler- adı kadar kışkırtıcı: “bakışların terk edilmiş bahçeler gibiydi/ sevgili çocukluğum/ sevgilim, çocukluğum benim/ başımdan atamadığım paslı bir taçsın/ dallarında korkuyla gezindiğim tekinsiz bir ağaç”

Dünyanın dertlerinden uzaklaşıp aylarca kesintisiz okumak istediğim yazarlardan biridir Marcel Proust. Yakın dönemde okuma üzerine düşüncelerinden oluşan Okuma Edimi'ni not ala ala okuduğum Proust'un eleştirmen kimliğini ve sanatsal öngörüsünü daha bir ortaya çıkaran, derinlikli eleştirel bakış ve değerlendirmelerin de olduğu Edebiyat ve Sanat Yazıları, altı çizilerek, serinlikte ağır ağır sindirerek okunacak bir çalışma. Bu kitap Proust sevenler ve onun yazarlığını, ilginç hayatını bilenler için boşlukları dolduran ve dönemin sanat ortamına büyük bir romancının gözüyle eleştirel bakmamız sağlayan akılda kalıcı tespitleri de bünyesinde taşıyor.

Bugün şairin şiir, romancının roman, ressamın resim dışında özellikle çağdaşlarını okuma, irdeme, düşünme pratiğinin içinde olmadığını Proust'un; başta şiir olmak üzere müzik, siyaset, psikoloji, felsefe, resim, mimari, edebiyat gibi farklı disiplinlere hâkimiyeti ve dair düşünce ürettiği göz önüne alınırsa ne acıdır, ne üzücüdür günümüz sanat ortamı için. 'Zaman'ı, ele alınmamış bir biçimde kurgulayan, irdeleyen, yaşayan, yaşatan ve onunla bir civa gibi oynayan üslupçu bir yazar olarak yazın hayatımızda yer alan Proust'un yazıları; edebiyatla, okuma ve yazı aşkıyla hayatını yaşamış bir büyük aklın bakış açısının, edebiyat ilgisi ve sevgisinin toplamı.

Bazı büyük oyuncuları neden “büyük” olduğunu bilmeden evimize alır, onu severiz. Sebepsiz şeylerden biridir tanımadan evimize alıp karşılıksız sevmek. Sinemanın yıldızlarını sebepsizce bağlanarak severiz, evimizin en güzel yerinde misafir ediriz. Dünyanın evine konuk etttiği bir isim Sophia Loren. Onun kaleminden fotoğrafların ve özel notların da eşlik ettiği duygusal ve komik hatıraların izini sürmemizi isteyen bir mektup gibi okunacak kitabı yaz yolculuğunda ve vardığım kıyı kasabasının sahil boyundaki çay bahçelerinde okudum.

Benim en iyi filmlerim çocuklarımdır diyen sinemanın büyük ismi Sofia'nın yoksulluğun en dibinden beyazperdeye, Oscar'lı anlarından vergi kaçakçılığı suçlamasıyla cezaevindeki günlerine ve günlüklerine, uzun süre evlen(e)meden yaşamını sürdürmesi sebebiyle horlanmasından peş peşe büyük ödüllere, kürtajlarından annesinin kaybına, Fransız vatandaşı olarak evlenmek zorunda kalmasına ve yokluğunu anılarıyla kapatmaya çalıştığı hayat arkadaşı Carlo'ya ve olaylar, durumlar karşısında duygusal, ruhsal dünyasını da ele veren güzel, öğretici, hayranlıkla bakılan bir hayatın kıvrımlı, kederli ve karanlık zamanlarına fotoğraflar eşliğinde bir albümle yol alan güzel bir yaz kitabı: Sophia Loren, dün bugün, yarın -bütün hayatım.

Kalp Zamanı’nı bir kitap olmasından öte aşkla, tutkuyla, birbirine bağlı iki önemli şairin mektuplarından oluşan bir uzun şiir gibi okumak da mümkün. Mektuplar, her iki şairin de kitaplarını özellikle sırla dolu bu aşkın izini ele veren şiirlerini yeni bir gözle okumayı kışkırtacak kadar etkili ve bir o kadar da kederle dolu. Aşkı ve kederi okumayı göze alanlar için şimdi, 21. yüzyılda İlknur Özdemir'in muazzam çevirisiyle okura gönderilmiş mektuplardan oluşan Kalp Zamanı büyük ve derin bir ev.

Kalp Zamanı dolaşıma gitmeseydi bir aşkın içinden geçerek su ve ateşle birbirlerine kavuşan 20.yy’ın bu iki önemli şairinden haberimiz olamayacaktı. Savaş sonrası toplama kampından çıkmış bir genç ile üniversite öğrencisi kızın ilk karşılamaları 1948 baharında Viyana’dadır. İşte bu karşılaşmadan kısa bir süre sonra başlayan ilişkilerini bize bugün öğreten Kalp Zamanı adlı kitabın içeriğini oluşturan mektuplaşmalar, o Viyana baharıyla başlar ve 1967’ye kadar sürer. Az ve sınırlı zamanlarda bir araya gelen çifti tutkuları, dünyada çektikleri acıları gitgide birbirlerine yaklaştırır. Aşklarını ateşler bu karanlık ve kasvetli dünya. Pek çok kez ayrılır, ayrılmayı denerler, özellikle Celan bunu ister ama yine ve yeniden bir araya gelirler, daha büyük bir tutkuyla. Mektuplarda, her iki şairin iç dünyasını, aşk kadar aşkla birbirlerine söyledikleri her sözcüğün arasında, yaşadıkları cehennemi ve hayat içindeki konumlarını görürüz. Kırılgan, ince ruhlu Bachmann ile bir o kadar da dünyada ayakta duracak gücü kalmamış geçmişin acısını nereye gitse götüren ağır bir katar gibi kendini zor çeken Celan’ın yaşadığı aşkın çarpıcılığına, büyüklüğüne, çekiciliğine hemen her mektubun altını çize çize tanık oluyoruz.

Celan demişken şimdilerde elimden düşürmediğim, Ellerin Zamanlara Dolu adlı Ahmet Cemal'in itinalı değerlendirme, seçme ve çevirisiyle seçme şiirler dolaşımda. Kitapla şiirin hayatla ilişkisini tartmanıza ve büyük bir şairle karşı karşı oturmanın keyfine, kederli şiirler eşliğinde varıyorsunuz: “Birbirimize sarılmış duruyoruz pencerede, sokaktan bizi seyrediyorlar/ zamanı geldi artık bilmelerinin!/ Taşların çiçeklenmesinin/ bir yüreğin tedirgin atmasının zamanı geldi/ Zamanıdır artık zamanının gelmesinin.// Zamanı geldi.”

Mustafa Köz, hem politik duruşu hem de şiiriyle bir yerde olmayı tercih eden bir isim. Kıyıda, üretken, politik ve şiirini her daim geliştirmiş doğrudan bir kuşağa bağlayamayacağımız Köz'ü 90'larda konumlandırabiliriz, o ateş çemberinin tüm sıcaklığı ile hissedildiği ve kanın her yerde bir karanlık adresçe akıtıldığı günlerde verimleri itibariyle. Her kitabının bir bağlamı ve derdi olan Mustafa Köz, bu kez tiyatro yazmayı şiirle seçmiş ve iki adam ile bir kadının diyalogları üzerinden derin merakla büyütüyor bizi: Sessiz Düğüm.

Okur, Yaz, Güz, Kış Ne İstiyorsa Okur!

Çağlayan Çevik (Gazeteci, IAN Edebiyat Yönetmeni)

Öncelikle haddim olmayarak bir düzeltmede bulunmak gerektiğine inanıyorum. Yaz kitapları kavramı, en başından bugüne edebiyatın değil, daha çok yayıncılığın gündeminde. Yani kitap yayıncıları ve kitap içerikli yayın yapan süreli yayınların gündeminde, demek daha doğru olacaktır. Şayet bir edebiyatçı “yaz kitabı” diyerek işe soyunuyorsa, üzerinde uzun uzadıya konuşulması gereken ciddi sıkıntılar var demektir… Geçelim.

Yaz kitapları konusu tam bir “boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı” paradoksu bence. Hatta çok bilinmeyenli denklem olarak bile görebiliriz. Biraz gevezelik yapma pahasına sormak istiyorum, yaz kitapları dediğimiz zaman diğer kitapları kış kitapları, güz ve bahar kitapları diye ayırıyor muyuz? Sanırım hayır. Bu bile basitçe gösteriyor ki, aslında yaz kitapları diye bir kitap türünün olmadığı ortada. Tabii, bilhassa 2000’ler itibariyle artık “endüstri” görüntüsü verdiğini düşünen yayın sektörünün elindeki bütün imkanlarla bu kavramı var etmek, yerleştirmek için uğraştığı da göz ardı edilemez…

Herkes hatırlar; 90’larda patlama yaşayan özel radyolar ve aynı yıllarda yaşanan Türkçe pop müzik “furyası” ve buna paralel yayın yapan müzik kanalları veya diğer kanallardaki müzik programlarında, tam yaz başı çıkan Türkçe pop albümünden bir tane “hit” şarkıyı anons ederken muhakkak şöyle bir cümle kurarlardı “bu yazın şarkısı olacak!” Bunun basit bir açıklaması var; gerçekten bütün radyolar günde on kere o şarkıyı çalardı, televizyonlarda muhakkak o şarkının fon müziği olarak kullanıldığı bir sahne karşımıza çıkardı, müzik listelerine kaç numaradan girip kaç numaradan çıktığını “mecburen” herkes öğrenirdi. Hasbelkader yazlık beldelere, sahile inenler dinlesin dinlemesin bu şarkının etkisinde kalırdı. Veya en azından öyle bir hava estirilirdi. Ünlü futbolcular, dizi oyuncuları o şarkıların çaldığı barlarda dans ederken görüntülere yansırdı… Bu yaz bütün kafelerde, barlarda bu şarkı çaldı, diye, gerçekten o yazın şarkısı olduğunu ilan eden insanlar çıkardı karşımıza… Buradan bakınca bir yaz boyunca herkesin “o kitap”tan söz ettiğine şimdiye kadar pek tanık olmadığımızı söyleyebilirim. Bu yaz şarkısı meselesine dikkat ettiğimiz zaman, hiç de şiirsel olmayan sözlerden mürekkep, ritmi yüksek, “elleravayalık” şarkılar olduğunu görürüz. Bugün sayıları daha da artan şarkıcılar sayesinde yaz kış dinlenen pop müzik artık bu hale gelmiş durumda… Yani müzikal anlamda adeta dört mevsim yaz yaşıyoruz(!) Neyse konumuz müzik değil. Ancak yaz kitapları yaklaşımının biraz bu mantıkla ortaya çıktığı da bir gerçek. Yani işin içindeki birinci güdü “prodüksiyon”. Bundan hareketle nasıl o albümler tam mevsimsel anlamda yaza girildiğinde, yani “tatil sezonu” başladığında piyasaya çıkıyorsa, yaz kitapları da benzer şekilde yaz döneminde yayımlanan kitaplardır diyenler çıkabilir. Bu haliyle de diğer mevsimlerde çıkan kitaplarla özel olarak ayrışamayacağına göre, yaz kitapları diye bir şey yok diyebilirim…  Tabii son yıllarda gerek yayıncılar, gerek kimi okurlar ve haliyle kitapla ilgili yayın yapan gazete-dergi sorumlu editörleri öncelikle bunu “yazın tatilde okunan” kitaplar olarak adlandırıyor ki tam bir çok bilinmeyenli denkleme dönüyor mesele… Çünkü basitçe, kışın okunan kitaplardan özel olarak ne farkı var? Diye sorabiliriz bu yaklaşıma da… Bunu yaptığınızda “okuru yormayan,” diye bir cümle ve iyice matraklaşan bir izah silsilesi geliyor ki, gülmemek elde değil. Burada Türkiye’deki kitap okuma oranlarına baktığımız zaman aslında basitçe kendi kendimizi kandırdığımızı da görürüz. Kışın kitap okumayan bir okur yazın hangi kitabı okuyacak? Yıl içinde yayımlanan iyi romanları, hikâyeleri, tarih incelemelerini, şiirleri, gündeme dair kitapların hangisini okuyup yoruldu da bir de onu yormayacak bir kitap türünün peşine düşüyor… Harici olarak, düz mantıkla yaklaştığımız zaman yıl içinde gündelik yaşam koşuşturması, mesailer, her gün üstümüze üstümüze gelen siyasi gündem yeterince bizi yoruyorken, tatile gittiğimiz zaman, diğer vakitlerde okuyamadığımız “ağır” kitapları okumak asıl yapılması gereken gibi geliyor. Tabii o zaman da birileri çıkıp “ayol sahilde bu okunur mu?” diye sizi haber yapabilirler. Öyle ya, tam da yazın başında bir müzisyenin sevgilisi elinde Tezer Özlü ile sahillerde görüldüğü için benzer bir muameleye maruz kalmış ve sahilde o okunmaz, sen en iyisi bunları oku diyerek, “hafif” kitaplardan oluşan bir listeyle haber tamama ermişti… Hasılı kelam, “yaz kitapları” nitelemesinde en masum kişiler okurlar. Çünkü biraz endüstrinin ithal ettiği, biraz reklam ve pazarlama çalışanlarının köpürttüğü, biraz her yıl aynı haberi yapmaya alışmış editörlerin sevdiği “yaz kitapları” kavramı okura “sunulan” bir kavram.

Yaz kitapları anlayışının, genel olarak kitabın değerini, niteliğini hafifleteceğine inanmıyorum. Ama tıpkı yıl boyunca başka sebeplerle yapılan listelerde olduğu gibi, gazete veya dergilerde yapılan “yaz kitapları” listesinde de iyi edebiyat, nitelikli yaklaşım göz ardı edilir de sadece satış odaklı bir tavırla bu listeler derlenirse o zaman ciddiye alınacak bir kavram olmaktan çıkar. Zaten kitaptan aradığımız nitelik, değerlilik gibi meselelere odaklandığımız zaman sadece yaz kitaplarının değil, bir dönem büyük curcunalar koparan yazarların veya onların kitaplarının bugün isminin bile anılmadığını hatırladığımızda iyi kitaba halel getirmenin pek mümkün olmadığını söyleyebilirim. O yüzden endişelenmeye gerek yok, “iyi okur” yaz kitapları denen kitapların iyi yayınlara etkide bulunmayacağını bilir. Ki genel kanının aksine yaz kitaplarının öyle sanıldığı gibi “hafif” suya tirit kitaplar olmak gibi bir zorunluluğu da yoktur. Yani sahilde isteyen Tezer Özlü okur, isteyen İlahi Komedya okur… Diğer taraftan okumayı artıran bir buluş mudur? Bunun cevabını şöyle vermek gerekir; “yaz kitapları” temel hareket noktasını “çok satmak” üzerinden belirleyen yayıncı, reklam ve pazarlamacı ve çok satan kitap/yazar üzerinden haber yapmayı daha önemli addeden gazete-dergi editörleri için bulunmaz nimetlerden biridir. Yani tamamen ticari bir araç olarak icat edilmiş ve tam da bu ticari enstrümanın doğasına göre pazarlanan, öne çıkarılan, dile getirilen bir kavram yaz kitapları. Okurun yapması gereken ise o yaz (ve kış ve güz ve bahar) ne istiyorsa okumaktır. Daha çok okumaktır. Bu kadar…

Benim bu sıralar neler okuduğuma gelince,
Kurt Vonnegut külliyatından, Şampiyonların Kahvaltısı, Mezbaha No 5, Hokus Pokus, Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater, Ülkesi Olmayan Adam, Daha Ne Olsun.

Ölme Üzerine Bir İnceleme, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları
Laurence Sterne, Duygusal Yolculuk, Can Yayınları
Niall Ferguson, Hazin Savaş 1914-1918 YKY
Ian Buruma, Sıfır Yılı, 1945, YKY
Flann O’Brien, Ağaca Tüneyen Sweeny (tekrar tekrar)
Pascal Quignard, Dünyanın Bütün Sabahları ve beraberinde Enis Batur, Sır. (İkisi de Sel yayıncılıktan)
Cevdet Karal, Cesedi Nereye Gömelim
Jack Goody, Rönesanslar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


1
3119
3
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Engin Firol
13.08.15
15:49
LOVE IT