10 MART, PERŞEMBE, 2016

“Bu Kitap Batı’dan Doğu’ya Geçiş Manifestom”

“Türkçe yazmaya başladığımdan beri, eski ve yeni kelimeleri harmanlamayı, kökenlerini karıştırmayı seviyorum” diyen Pelin Batu’yla Ekim 2015’te çıkan Kayıp Şeyler Divanı kitabı üzerine konuştuk.

“Bu Kitap Batı’dan Doğu’ya Geçiş Manifestom”

İlk kitabın Cam (Glass, YKY) 2003'te yayımlandığı zaman “ciddi ciddi şair” olduğun söylenmişti, ne hissetmiştin bu söylendiğinde?

Üniversitede okurken, filmlerde oynayan biri olarak “artist”, setlerde de master ve doktora yapan bir öğrenci olarak “entel” olarak algılandığım için, şiir kitabı çıkıp “ciddi şairmiş” yorumu gelmesi beni şaşırtmamıştı. Hatırlıyorum, bir gün Seyhan Erözçelik arayıp, senin hakkında hep önyargılı konuşuyorlar, ama ben “kızın kitabını okudunuz mu” diye sorunca okumadıklarını itiraf ediyorlar demişti. Bu benim için bir gösterge oldu. Biz, birilerini aşağıya çekmeye bayılıyoruz. Türkiye’ye gelmeden önce, bir şairler topluluğunun parçasıydım. Egolar vardı, evet, ama birbirimizin şiirlerini okur, ilham alırdık, eleştirirdik, tartışırdık. Buraya geldim, ilk gözlemlediğim şey, kötüleme ve kategorize etme hastalığıydı. İnsanları kutulara sokup yaftalar yapıştırmayı çok seviyoruz; çünkü bunu kendimize de yapıyoruz. Çoğu insan kendini önce ailelerinin sonra kendilerinin inşa ettiği kuvözlere hapsediyor. Başkaları o “camları” kırınca, çok hoşlarına gitmeyebiliyor.

Yine o yıllarda Doğu şiirini, söz gelimi, İran'ın büyük şairi Hafız'ı yeni yeni okuduğunu, hatta “bir yabancı gibi” okuduğunu söylüyordun. Hayli, zaman geçti ve sen sonra üç şiir kitabı daha yayımladın. Şimdi nasıl okuyorsun Doğu şiirini, Hafız'ı, Divan şiirini, halk şiirini, tasavvuf şiirini ve Cumhuriyet dönemi Türk şiirini?

Son yıllarda daha da Doğu’ya gittim; çünkü Japonya dehlizini ve abisini keşfettim. Ama o, bambaşka bir sergüzeşt. Yakın Doğu’ya gelecek olursam, son iki kitabımda Şeyh Galip’in hayaleti gezinmekte. Hafız, Füruğ... Yani Farsçanın kelimebazları beni hala mest etmekte ve eskisi gibi “yabancı” gelmiyorlar. Sanıyorum, bu kadar yıldır Türkiye’de yaşamaktan Divan’ın dili hala ağdalı ve ağır gelse de, zaman zaman, lokum yercesine, iyot içime çekercesine alıyorum, tadıyorum, yemek çok mideye oturmadan, kitabı dinlendiriyorum. Türkçe yazmaya başladığımdan beri, eski ve yeni kelimeleri harmanlamayı, kökenlerini karıştırmayı seviyorum. Dile dair kendime güvenim arttıkça, okumalarım da daha derinleşiyor. 

  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel
  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel

Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel

Cam (Glass) kitabındaki şiirleri İngilizce yazmıştın ve bunlar, Güven Turan, Nazmi Ağıl gibi önemli şairler tarafından Türkçeye çevrilmişti. Sonraki kitabın The Book of Winds-Rüzgarlar Kitabı'nı da (2009) İngilizce yazdın. Yeni kitabın Kayıp Şeyler Divanı'nı da (The Divan of Lost Things) İngilizce yazdın, fakat kitapta Türkçeye kimin çevirdiği yazmıyor, sen mi çevirdin? Eğer öyleyse İngilizce yazdığın şiiri Türkçeye çevirmek nasıl bir duygu? 

Evet, son kitabı ben çevirdim. İlk kitaplarda Türkçeye yeterince hakim değildim ve lisanı istediğim gibi yontabildiğimi düşünmüyordum. Bu süre zarfında, hem Türkçeye daha fazla hakim oldum hem de çok iyi eserler okudum, bu sayede dilim gelişti, rahatladı, kendini ellerime bıraktı. Takdir edersin ki, çeviri yapınca şiiri yeniden inşa ediyorsun; o bağlamda kendi kitabımı çevirmek çok heyecan verici bir egzersiz ve lisanlar okyanusunda bir sergüzeştti. Çok sık olmasa da, orijinalini Türkçeye göre değiştirdiğim de oldu zira çevirirken, Türkçede öyle beğendiğim bir yan-anlam çıktığı oldu ki, İngilizcesine ona göre ayar verdim. Şiir benim değil mi? Bu açıdan çok zevkli ve öğretici oldu. Dilleri irdeleyince, etimolojileri kazıyınca, felsefeye ulaşıyorsunuz. Çeviri yaparken bunu çok daha derinlemesine işleyebiliyorsunuz, bu da benim için paha biçilmez bir keşif oluyor.  

Arada bir Resim Defteri (2013) kitabın var, annene, boyalarına ve babana, kitaplarına adadığın. Defterlere yaptığın resimlerin son iki yıllık hasadını toplamışsın, ve resimlerin şiirlerini de yazmışsın. Biraz defterlerinden söz eder misin? Hayli çok defterin olmalı ve onlarda çok resim, çok şiir de birikmiş olmalı.

Bir dolap dolusu defterim var, onlarla ne yapacağımı bilmiyorum. Beş yaşından beri günlük tutuyorum, o günlüklerin içinde eskizler de var, notlar da. Anais Nin olma gibi bir gayem olmadığım için günlükleri ne yapacağımı bilmiyorum ama geleceğin sosyologu için ilginç olabilir diye düşünüyorum. Resim defterlerime gelince, lisedeyken resim okumayı düşünüyordum. Annem Dublin’de resim heykel okuduğu için beni vazgeçirdi; resim yaparsın ama senin aynı zamanda pek çok şeye merakın var, başka bir bölüm seç dedi. Ben de edebiyat ve felsefeye aktım böylece. Ama resim yapmak beni en mutlu eden ve rahatlatan şeylerden biri oldu hep. Sonra bir oyun geliştirdim. Her gittiğim yeni şehirde bir kırtasiyeye gidip üç tane renk aldım. Bu üç rengi kullanıp bir de yoluma çıkan şeyleri kullanarak (bir kömür, yaprak vb. şeyler olabilir), orada bir şeyler karaladım. Böylece oradaki ruhumun yansımasını resmettim. 

  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel
  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel

Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel

Okuduğun, beslendiğin şairleri de sorayım, Batı'dan, buradan. Senin üzerindeki etkilerini de...

Dönemsel olarak değişiyor. Burada tek tek yazmaya kalksam, bütün sayfayı kaplar. Mesela son günlerde, çok geç bir şekilde Frank O’Hara’yı keşfettim. Kayıp Şeyler Divanı’nı yazdığım sırada Anna Akhmatova’nın büyüsüne kapılmıştım. Rilke ve Höldelin her daim okuduğum şairler. Bu seneki Türkçe şair keşfim Ömer Erdem oldu. Onu okurken kendimi şehir arkeoloğu gibi hissediyorum. 

Tezinin Melih Cevdet Anday üzerine olduğunu okudum, doğrusu çok heyecanlandım. Anday da çünkü Türk şiiri içinde “yaban” bir şair olarak durur, okurlar için mi yalnızca, hayır, şairler için de öyle. Oysa çok büyük, evrensel bir şairdir. Zamanı gelmedi daha düşünürüm, belki de en son onun zamanı gelecek. Biraz tezinden ve Melih Cevdet'e olan ilginden söz eder misin? 

Bence de Anday evrensel bir şair. Bence Garip’ten sonra gittikçe felsefi olduğu için “yabanlaştı” ve üvey evlat muamelesi gördü. Soyutluğu insanlara soğuk gelmiş, korkutmuş olabilir. Benim tezim Anday ve Wallace Stevens üzerineydi. Asıl şairlerimden Stevens hakkında yazmaya karar verdiğimde, onun Türkçedeki ruh eşinin Anday olduğuna karar verdim. Nitekim, Bilkent’te çok sevdiğim Talat Halman’ı ziyaret etmeğe gittiğimde, o Anday’ın Stevens’ı 1970’lerde keşfettiğini ve şiirinin ondan sonra yön değiştirdiğini söylediğinde (ki Stevens’ı o yıllarda ilk Halman Türkçeye çevirmişti) karar verdim. İki şair, kendi dillerini yaratan, metafiziğe meraklı, çok katmanlı. Aynı zamanda, tuhaf espri anlayışları var. Emperor of Ice Cream’e bir bakın, bugünkü narsist megaloman kişilerin aslında dondurma imparatorları olduğunu anlarsınız. Anday’ın da kinayeleri çok ince ama keskindir.

  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel
  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel
  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel

Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel

Son kitabınla geleneğe yaklaşmış bulunuyorsun! “Divan” geleneğinden söz ediyorum, artık sen de “divan”ı olan şairler arasına girdin. Adı üzerinde bir kitap, kayıp şeyler, aşklar, şehirler, şairler, ezcümle kayıp bir dünya ve kayıp bir hayat. Dediğin gibi Kayıp Şairler Divanı'nda (Everest, 2015) “Şeyh Galip yüzüyor, Rilke'nin hayaleti uçuyor”, ama başka şairler de var. Niye divan?

Bu soruyu kitap yayımlanmadan önce bir tek sen sordun ve beni “divandan” vazgeçirmeye çalıştın, hatırlıyorsan! Divan olmasının asıl nedeni işbu kitap Batı’dan Doğu’ya geçiş manifestom. Kulağa çok ağdalı geliyor farkındayım, ama özellikle burada, bu kadar çok şeyi ışık hızında kaybederken, kayıplarımı(zı) bir başlık altında toplamak istedim. Bunun için de divanı uygun gördüm çünkü bu kayıplar bir katalog ya da compendium değil, Umberto Eco’nun bayıldığı liste de değil. Benim Doğumda, benim kaybı en içten ve hatta patetik işlemiş şairlerime yaptığım bir hürmet namesi aslında. Doğu-Batı divanının girift ilişkisinin günümüze yansıması. Kitap çok katmanlı ve göndermeli, bu kaligrafik “arabeske” divan titrinin yakıştığını düşünmüştüm. İyi ki mor kullanmadım kapakta. İşte o zaman bir de müntehir ya da uçtaki kadın şair klişesini eklemiş olurdum bir de divana!  

Şiirin adeta bir tabiat resmigeçidi, tabiata ait olan her şey, hayvanlar dahil, resimlerin de öyle. Bu “doğal” bir ilişki mi tabiatla senin aranda, her biçimde onun sözcüsü gibisin, şairi, ressamı, “yaban”ı...

Çok doğru yakalamışsın. Doğa, en büyük ilham kaynağım. Kant kadar olmasa da (her yemekten sonra yürüyüşe çıkarmış), yürümeyi, yürürken imge yakalamayı, düşünmeyi, tartmayı çok seviyorum. Bana en iyi gelen yürüyüşler de ormanda oluyor. Her şiir ormanda yazılmıyor elbet ama ağaçların fısıltısı, toprağın kokusu dizelere ister istemez siniyor. Bir de Nabokov’un dediği gibi, bizim en büyük ilham çantamız, geçmişimiz. Ben de çocukluğumun Himalaya Dağları, sapsarı hardal tarlaları, Akdeniz’in tuzu ve Orta Avrupa’nın kara ormanlarını içimde sürekli taşıyorum. Şehrin kiri ve metaline saplandığım zamanda, odamda yolculuğa çıkıp, geçmişin yeşilleri sayesinde nefes alabiliyorum.  

  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel
  • Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel

Pelin Batu ©Nazlı Erdemirel

Çok güzel yazılar okudum senden, “Revnak”lı yazılar, bir gazete yazısı olamayacak kadar derin ve güzel yazılardı, bir yerde yazmıyorsun bildiğim kadarıyla, keşke yazsan, keşke o yazıları da bir kitapta toplasan...

Çok teşekkürler, bunu senden duymak benim için çok kıymetli. Doğrusunu yazmamanın en büyük nedeni annem zira benim dilimin kemiği, dürüstlüğümün dengesi yok. Kötülüğün hüküm sürdüğü bu ziftli günlerde, yazılarımın çok karanlık ve kesici olacağı malûm. Böyle bir durumda benim yüzümden annemin Almadovar’ın sinir krizi eşiğinde bir kadına dönüşmesi çok normal. O yüzden biraz geri adım attım, uzaklaştım. Arada Cumhuriyet veya Haberdar’a makaleler yazıyorum ama dozajı düşürdüm. Çok özlüyorum aslında çünkü insanın böyle zamanlarda kendini ifade edebilmesi çok önemli. Ama hayatımda bu denli önemsediğim bir iki insan kaldı, onların sıhhatini düşünmek durumundayım. 

Piyanist, yazar ve etimolog Helene Grimaud ile Cumhuriyet için yaptığın söyleşide şöyle diyorsun önce: “Onun New York'un kuzeyinde onlarca kurt ile yaşadığını okuyunca benzer bir ruh ile karşılaştığımı anladım. Musiki ve hayvanlar ile ilgili sohbetimiz başladı ve birbirimizin ormanlarını ziyaret sözüyle bitti.” Sonra da soruyorsun: “Nasıl olduysa bir sene içinde hayatımda pek çok kurt belirdi. Son olarak da siz!” (24 Ocak 2016, Pazar) Nedir allasen bu kurt masalı ya da meseli?

Önce gerçekten kurtlar girdi hayatıma. Senenin yarısını geçirdiğim ormanıma kurt saldıkları dedikodusu yayıldı. Bence bu Kuzey Ormanlarını katletmiş olmalarından dolayı doğal dengenin bozulması ve bu hayvancağızların geriye kalan yeşile akın etmelerinden kaynaklanıyor. Boğaz’ı yüzerek geçen yaban domuzlarını hatırlıyoruz herhalde. Sonra, yaz aylarında, jandarmanın Sibirya kurdunun 10 tane yavrusu olduğunu ve yavruların bakımsızlıktan ölmek üzere olduğu haberi geldi. Böylece iki tane husky’im oldu, ki eskiden bizim gibi sıcak ülkelerde bu hayvanlara yazık oluyor, neden insanlar husky alır diye düşünürdüm. Şimdi, iki tane yavru kurdum var. Sonra aşık oldum ve bir baktım aşık olduğum insanın da kurdu var. Birden bire her yerde kurt hikayesine ve mitolojisine rastlar oldum. Kütüphanemde daha önce hiç fark etmediğim kurtadam mitoslarını keşfettim. Yıllar önce İrlanda’dan almışım ve unutmuşum. Son olarak da karşıma Helene çıktı. Bizim birbirimizle çok iyi anlaşacağımızı düşünmüşler, nitekim öyle oldu. Bunların hepsi sekiz ay içerisinde olunca, bu arkatipal hayvanların neden karşıma çıktığını kurcalamaya başladım. Burada uzun uzadıya anlatmayacağım- ama şunu söyleyerek bitireyim, işin ucu Apollo’ya kadar uzanıyor.

0
3896
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle