19 NİSAN, ÇARŞAMBA, 2017

"Bırakmıyorsunuz ki Bi’ Sevelim!”

Anıl Nişancalı, Evren Bozması’ndan sonra, yeni romanı Leyla Sert Bir Nota’da geçmişten bugüne genç bir adamı etkileyenleri sert ve gerçekçi bir dille, üstelik sadece Altan’ın gözünden değil, bütün karakterlerin hatta kedilerin gözünden anlatıyor. Anıl Nişancalı ile hem Leyla Sert Bir Nota üzerine hem de edebiyat, tiyatro ve müzik üzerine konuştuk...

Leyla Sert Bir Nota’da sıkı bir aşkı anlatıyorsun. Ana karakterin Altan, hayata attığı temelleri tutmayan, kedilerle konuşan, mahvolmanın eşiğinde duran bir isim. Bu yoğun romanın temellerini ne zaman attın? 

Birebir öyle bir durumun ortasındayken attım. İşten çıkmışım, bir şeyler yazmaya çalışıyorum, olmuyor, ilk kitap çıkmış… Hani ne olduğum belli değilken. Bir ilişki yaşamaya çalışıyorum, olmuyor. Kendi evimi yürütmeye çalışıyorum, olmuyor. Harbiden kediyle, köpekle konuştuğum bir ara çıktı bu kitabın hikâyesi.  

Kitabın girişinde “ismi başka bir harfle başlayan, Leyla’ya” diyorsun. Bana A. Karakoç’un hikâyesini anımsattı, “ne adı Mihribandı, ne saçları sarıydı” demişti. Hepimizin hayatında ismi başka bir harfle başlayan kahramanı var mı dersin? 

Valla inşallah yoktur. Ben o hikâyeyi okumadım, bilmiyorum da. Kimse “Aa ne kadar mutluyum hadi oturup bir roman yazayım, bir şarkı yapayım” demiyor ya. İlla ismi başka bir harfle başlayan ve asıl ismini hiçbir zaman söyleyemeyeceğin bir hikâyen oluyor.

Ana karakter senden izler taşıyor ama yaratma süreci çoğu zaman sancılı geçer. Kitabında da birçok karakter var, bunların oluşum aşaması nasıldı senin için? 

Bu kitabı ben karakterlere böldüm. Hepsi farklı perspektiflerden bir şeyler anlatsınlar istedim. O yüzden bu konuk yazar muhabbeti de var zaten. Yayınevim Mylos Kitap, sağlam bir risk aldı aslında. Bu konuk yazar muhabbetini, hele bir de benim gibi genç biriyle yapmayı kabul etmeleri büyük cesaret. Bu denklemde ben elinde atom bombasının kumandasını tutan bir deliyken onlar bana güvendi mesela.

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Peki, ona yakın karakterin var ve hepsi de konuşkan isimler, diyalog yazmayı seviyor musun?

Diyalog yazmayı seviyorum, birazcık abarttığımı da düşünüyorum ama tiyatrodan geleneğinden geldiğim için diyalog yazmak beni biraz kurtarıyor. Ara cümlelerde “bardağı aldı, çok üşüyordu, bilmem ne…” sevmiyorum. Bunlar vakit kaybı gibi geliyor. Göz yormak gibi geliyor. Diyalog yazmak bulunan durumu aslında daha iyi anlatıyor. Aslında bulunan duruma ayna tutar diyalog. Birisi “naber” de diyebilir, “ne yapıyorsun ulan” da diyebilir, “nasılsın” da diyebilir, bulunduğu ortamla ilgili çok fazla bilgi verebilir. Başta biraz daha kolaya kaçmak olarak başladı benim için, çok daha rahat yazıyordum çünkü ama sonra sevdim ya! 

Genel olarak edebiyatımıza baktığımızda da yazarlar diyalog yazmaktan kaçıyor aslında. Betimlemelerle anlatım sağlanıyor, bu duruma nasıl bakıyorsun?

Bakmıyorum. Diyalog yazmaktan kaçabilirler, Ferhan Hoca bize elinde maşayla öğretti diyalog yazmayı. Diyalog da bir betimlemedir aslında. O kadar fazla ağda yapan yazarlardan bazıları da, kitabı uzun olsun istemiş mesela. On yıldır yazan birisi olarak değil de yirmi beş yıldır okuyan birisi olarak söylüyorum bunu. 160 sayfa somut bir şey olarak baktığında eline etli gelmemiş, 100 sayfa olsa mükemmel olacak hikâyeyi 300 sayfa böyle hallaç pamuğu gibi germiş. Bunu yapmasındaki sebep yayınevi baskısı da olabilir, adamın çok önem verdiği bir şey de olabilir. Beat kuşağı döneminde “sevgilini öldür” diye bir akım vardı, yazarsın hikâyeyi ve sonra dönüp okuduğunda en sevdiğin şeyi atabiliyor musun, diye bakarsın. Atabiliyor musun? O zaman o hikâye çalışıyordur.  Bunlar bunu yapmadan hallaç pamuğu gibi geriyorlar. Kimse 300 sayfayı yazdın diye al sana plaket demeyecek, günün sonunda da onun suyu nasıl içtiğini kimse hatırlamayacak.

Altan ve ortak hayatı paylaştığı sevgilisi, arkadaşları, köpeği ve kedileri. Aynı olayları yaşıyorlar ama farklı pencerelerden yansıyor. Sıkı bir kurgu. Romanın üzerine ne kadar çalıştın?

Romanın üzerine epey çalıştım. Çıkması zor bir top oldu benim için. Çünkü kendin bir şeyler yazıyorsun, kendin başka karakterleri de yazıyorsun, başkaları başka karakterleri yazıyor, bunları bir araya derlemek zor oldu. Beni aşıyormuş bu iş. Yazıları toplamak filan iki sene sürdü, zaman olarak da.  Altan’ın derdine karar vermem baya zamanımı aldı. Bu adam neden mutsuz yani, sevgilisi var ve çok mutlular ama adam neden mutsuz, bu soruya cevap aradım. Sonra bir şey oldu, orada çok net gördüm ve orada kitap bitti zaten. 

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Aynı zamanda konuk yazarların var: Alper Kaplan, Altay Öktem, Elif Durdu, Müjgan Ferhan Şensoy. Konuk yazar fikri nasıl gelişti, nasıl bir çalışma süreci izlediniz?

Konuk yazar fikri şuradan peydah oldu, bu benim 2015 Ağustos’ta Birgün Gazetesi’nde yazdığım bir öykümdü aslında. İlk cümlesi “Oha Leyla evlenmiş!” ben bu cümleden kopamadım. Leyla kim, Leyla neden evlenmiş, hiç bilmeden yani. Kendim dertleniyordum öyle. Tiyatro kökenli olduğum için yazmak tiyatroya göre çok asosyal bir şey, tek başınasın ve yayımlanıyor. Benim de hep ütopyamdır, bir gün ben de sevdiğim insanlarla bir şey yapayım istiyordum, tiyatro yapalım dedik, iki oyun yazdık, tiyatro battı! E ne yapacağız derken, kitapta Mavi’den bahsettiğim kısımda Elif’in ağzından okuduğumu fark ettim. “assiktir” dedim ya. Elif de bir yazar, iki romanı var. Feruş (Müjgan Ferhan Şensoy) bir yazar, Ortaoyuncular’da bizzat yazıp sahneye koyduğu bir oyun var. Böyle bir şey olabilir mi ya, dedim. Bir araştırdım, yapılmamış. Ama neden olmasın? Şöyle yaptım, yazdığım hikâyenin ilk 30-40 sayfasını –önce tabii ki utana sıkıla teklif ettim, sağ olsunlar beni kırmadılar- onlara yolladım. Onlara Altan’dan bahsettim, karakterlerinden bahsettim, ne anlatmalarını istediğimden bahsettim. Ama hepsine yanlı anlattım. Farklı farklı anlattım. O yüzden onların şahitlik ettiği olaylar ile benim yazdığım olaylar birbirini tutmuyor. Biri yalan söylüyor yani hikâyede. Alper Kaplan çok eski arkadaşım. Bilgisayar mühendisi ve müzisyen olmaya çalışan bir arkadaş, blog tutuyordu, o an yazdığı bir şey çok hoşuma gitti, rica ettim sağ olsun o da beni kırmadı. Elif ile Müjgan Ferhan, Ortaoyuncular’dan benim aile büyüklerim, zaten beni tanıyan çok önemli isimler oldukları için bu da kolay oldu. Altay Abi de beni kırmadı, net beni kırmadı, çünkü Altay Öktem öyledir, kırmayan bir tavrı vardır. 

Sanırım yazım sürecin, ülkemizde bombaların sık sık patladığı döneme denk geldi. Baştan sonra bir aşka tanıklık ettiğimiz romanının birkaç kısmında bu konuda göndermeler geçiyor. Olaylar, yazım sürecini nasıl etkiliyor?

Ne yapacağımı şaşırmıştım yani ama zaten bu olaylardan sonar başka olaylar da benim peşimi bırakmadı yoksa bu kitap altı ay önce çıkacaktı. OHAL’iydi bilmem nesiydi, derken nah bir sene sonra yapabiliyoruz bak bu röportajı.

Tabii baştan sona aşk diyorum ama akıcılığı olumlu yönde etkileyen oldukça da mizahi bir dil var, bunda çizgi-romanı sevmenin etkisi var mı? 

Bu çok büyük bir Ferhan Şensoy etkisi. Ferhan Hocanın eserlerinde, karakter içinde bulunduğu en boktan durumda bile naif bir yaklaşım sağlayabiliyor. Ben ilk 11 yaşımda onu okudum, onun yazdıklarındaki yaklaşımı kendi hayatıma bütünlemeye çalıştım. Konuştuğum gibi yazıyorum zaten. Çizgi-romanların da etkisi şu oldu, çizgi-roman okurken en ciddi olayda bile sıkıcı bir cümle göremezsin. O yüzden bütün cümlelerimi süslemek istedim, hep bir aksiyonu olsun istedim. Bir de çizgi-roman somut aksiyon yazmakta sinemadan daha yardımcı oldu bana. Elinden pençe çıkartıp da 8. kattan atlayan adamı okuduğunda sen o basit bar kavgasını çok kolay yazıyorsun. 

Altan’ın bazı huyları ile gösteriş tutkunu bireylerimizi mis gibi resmetmişsin. Ne olacak bizim bu halimiz?

Evren Bozması çıktığındaki halim ile yüzleşmem aslında. Gerçekten çok zordu benim için. Kitabımı basmayı kabul ediyorlar, düşünsenize? O an herkes beni tanıyor, biliyor zannediyordum.

Romanın birçok yerinde argo ve küfür var, bu konuda kendine bi’ otosansür uygulamaman, romanı daha zengin bir hale getirmiş. Okurlardan bu konuda dönüş aldın mı hiç ya da ne düşünüyorsun bu konuda?

Hani ben o lafları cinsiyetçi olarak görmüyor olabilirim ama ben bir başkasının cinsiyetçiliğini eleştireceksem hadi bari birazcık otosansür uygulayayım, dedim. Ya da bazı yerlerde kaba bulduğum yerleri kendim attım. Editörüm Özlem Özdemir hariç kimseyi karıştırmadım. Özlem abla da şansıma benim argo ve küfür merakıma çok ılımlı yaklaştı. Birçok yerde de ben genç ateşiyle o küfrü edersem başıma geleceklere mani oldu. 

Müzik romanın tüm sayfalarına işlemiş durumda, bu zenginleştirici bir unsur olmuş hatta. Bölüm başlıklarının altında bulunan şarkı adlarını neye göre seçtin? 

Tamamen o bölümün geçtiği zamanda ben onu dinlemişimdir ve o rengi bana yardım etmiştir. Ben kitabı da hep bir Pearl Jam davulu ritminde yazdım. Okurken de ritmin düşmemesinin sebebi budur. Ben müziği çok önemli buluyorum. Müzik, insan algısındaki bir eksiği kapatıyor bence. Bir şeyleri algılarken onu kaydetmeni sağlıyor. Ne dinlediğine göre o anıyı nasıl hatırladığın da değişebiliyor. Müziksiz yaptığım hiçbir iş yok diyebilirim, etrafımdaki birçok arkadaşım müzisyen ve çok iyi müzisyenler. Biz on erkek bir araya geldiğimizde mutlaka beş gitar çıkıyor orada. 

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Bir de müzik ve tiyatro hayatının içinde hatta merkezinde olan şeyler ve romanına da yansıyor. Sence yazacağın diğer romanlara da yansır mı?

Bence mutlaka yansır, çünkü ben müzik dinlemeyi bırakmayacağım. Algıyı bir tek okuyarak değil, müzik ile de genişletmek için gördüğüm için sanırım yansıyacak. Çeşitli durumlarda dinlediğin müziğin sana anlattığı şey çok fazla.

Ben Ömer Seyfettin okuduğumda dayak yemiştim, sen Ferhan Şensoy okuduğunda dayak yemişsin. Bu dayak senin hayatında nasıl bir yol çizdi? 

O dayak benim hayatımı çizdi. Ben o kadını yeni yeni anlıyorum, yarın bir gün ben o kadını görsem elini ayağını öperim. O kadın benim hikâyemdeki kötü adam ya. Tanıyıp tanıyabileceğin en iğrenç insandı. Bir turizm kitabı istedi, ben Oteller Kitabı’nı götürdüm. Bilmiyorum hiç ne olduğunu, orada Ferhan Hoca’nın bir küfrünü görünce beni dövdü, ben de “bu kadın bu adamı sevmiyorsa bu adamda kesin bir keramet vardır” dedim. Tabii kitabı götürdüm amcama filan sordum, “okunabilir mi ya bu?” diye. “Küçüksün, okuma” dediler. İnadına okudum. Hastası oldum. Ferhan Hoca olmasaydı başka bir yerde başka biri olurdum.

Son olarak, Leyla Sert Bir Nota’yı yeni tanıyacak, okuyacak ve her şey güzel olacak diyen okurlara ne söylemek istersin? 

Bir, barı açıyorum. İki, babamı yanıma alıyorum. Üç, Ayla’yla aramı düzeltiyorum. Bunu demek isterim herhalde.

0
2713
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle