30 KASIM, PAZARTESİ, 2015

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz Üzerine Bir Okuma Denemesi

"Yalnızlığın tek rengi var. Hiç değilse buraya sığınmak yerine ortalığa çıkayım. Şairin dediği gibi, bir yüzüm gündüz olacaksa bir yüzüm geceye dönük olsun." (s. 292)"

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz Üzerine Bir Okuma Denemesi

Anlamak da sevmek gibi bir insan eylemi ama nedense insan sadece sevmek istiyor, karşısındakini sevdiğini anlamak istemiyor. Semih Gümüş'ün Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz adlı romanı Sinan'ın köyden uzakta, doğayla baş başa olan bir eve gidişiyle açılır. Paul De Man Okuma Alegorileri adlı kitabında "Hiçbir yorumun aslında bir doğruluk kriteri yoktur" der. Çünkü ona göre "Hiçbir okuma, figürel boyuttan kaçamaz. Her okuma daima metni yorumlamak için çırpınır ve ne yapıp edip ona belli bir anlam atfetmeye çalışır. Retorik biraz da dilin kendisinden başka bir şeye atıfta bulunması demektir. Figürel  dil tek bir anlama değil, bir dizi anlama sürükler bizi ve bunların hiç biri merkezi konumda değildir."[1] Doğrudur aslında. Ben de Semih Gümüş'ün ilk romanı için kendimce bir okuma denemesi yapmaktayım. Roman kişileri[2] üzerinden kendimce bir anlama sürüklendim. İşte bu sürüklenişte Sinan'ı sevgilisi Leyla'yı anlamaya çalıştım."Ben gidiyorum Leyla," diye yeniledi Sinan, "uzaklara, senin de bildiğin yerlere". (sayfa 27) "Sen beni bırakıp gitme hakkını görüyorsun kendinde ama ben seni bırakmayı hiç düşünmedim". (sayfa 28)  Leyla sevmesini bilse de ayrılmasını bilememekte oysa ayrılık sevdanın içinde bir yerlerde sessizce gezinmez mi? Ama eğer kendini birinin veya birini kendinin uzvu haline getirecek kadar derinleştirirsen bu beraberliği -ki Leyla'nın kendince haklı nedenleri de olabilir- o zaman ne kendini ne de sevdiğini anlayabilirsin. Oysa insan ölümlüdür, biri birini sadece bırakıp gitmekle terk etmez, sonsuz ayrılıkta terk edişlerin en derini, en uzunu, en bitmeyenidir.

Hermeneutik (Yorumsama) tarihinde Gadamer'in anlama üzerinden düşüncelerinin bir devamı olarak anılan Alımlama Estetiği Kuramı, Hans Robert Jauss[3] tarafından Konstanz Üniversitesinde verdiği dersler sırasında ortaya konur. "Metin - okur  arasındaki ilişkiyi yorumlamaya yönelen bu yaklaşım devinimli bir yapı içerir. Yazar metinde her istediğini söyle(ye)mediğinden bırakmış olduğu boşluklar okuyucu tarafından doldurulur."[4] Bu bağlamda romanda Sinan ve Leyla'nın ayrılışlarını kendi tarihsel, toplumsal ve kültürel yaşantım dahilinde doldurmaya çalıştım. Ve tabii son akşam Leyla'nın zorladığı tensel birliktelik ve Sinan'ın bir kadına, bir tene olan o sarsıcı dokunuşu...

Sinan kendisini bulmak için yola çıkmak istiyor. Kişisel tarihinde bir en damgası gibi duran işkencelerden uzaklaşmak, tanık oldukları olayları, kişilerini ve eski Sinan'ı geride bırakıp yeni bir Sinan yaratmak istiyor. Bu mümkün mü? İnsan geçmişinden kaçabilir mi? Bir bakıma Sinan kendisine yapışmış bir verili kimlikten sıyrılma mücadelesi vermeye gidiyor, nereye, insanlardan uzakta bir yere. "Kapıyı açıyor, çıkıyor, usulca kapıyor, apartman boşluğuna bakıyor, korkuluklara dayanıp eğiliyor, ağırlığını aşağı vererek bir an öyle kalıyor.Bütün seslerin sustuğu dışarıdayım işte, diyor, bir daha dönemem bu şehre" (sayfa 35)

Photo: Max Münch

Photo: Max Münch

Doğanın koynunda yaşamayı seçen Sinan bir bakıma kendisinin arınacağını düşünüyor. Masmavi gökyüzü, sağanak gibi milyonlarca yıldız, dalgaların sesi, imparatorluğunu kuran karıncalar, baykuş, tünelini yeniden açan köstebek...Sinan bu yalnızlığını sadece doğayla değil aynı zamanda yazmakta olduğu romanıyla da dolduruyor, sadece insan yok yanında. İşte seçilmiş yalnızlık ya da seçilmeye zorlanmış yalnızlık. "Ruhumu kıskaç gibi sıkıştıran bu düşünceleri bütünüyle silecek bir şey bulmalıyım, artık kurtulmalıyım bunlardan "(sayfa 59) Neden bütün bu çaba, yeni bir dingin kimlik için.  "..iki kolumu yukarı yana doğru çekiyorlar, hâlâ kelepçe gibi tutuyor alçaklar, copu kalçalarıma değdiriyor yapıştırıyor birden, sesim çıkmıyor ama inliyorum sessizce, inlememeliyim,, copu etlerime şimşek gibi zonkluyor vücudum..."

Sinan geçmişe dair izleri sadece teninde değil ruhunda da  hissetmektedir. Yaşadığı ülkede sıradan yaşam yolculuğunda hiç beklemedi/ummadığı zamanda yediği işkencelerin izleri tüm benliğini esir almış durumdadır. Sinan her ne kadar artık özgür olsa da ruhu ne kadar özgürdür ya kalbi!

Sinan için aşk nerededir, Leyla da mı? Leyla'nın yanında yaralarının sarıldığını hissetseydi doğanın kucağında olmak ister miydi? Ayrılır mıydı Leyla'nın yanından? Yoksa Leyla ona geçmişini mi hatırlatmaktadır? Ya doğanın ortasında karşılaştığı Mina! Yeni, temiz, bir o kadar saf aşk mıydı Sinan'ın yaralarını saran? Yeni bir heyecandı Mina, geçmişinin  anlattığı  kadarını bilen Mina. Demek ki kaçma istediğini körükleyen başka bir şeylerdi. Kendisinin adlandırıp dile getiremediği şeyler. "Sinan, Mina'nın yüzünü tutup kendine çevirdi, sert bakışlarını yumuşatmak için, "Çünkü seni seviyorum ben," dedi. Bunu sana ilk kez söylüyorum ama bundan sonra birçok kez söyleyebilirim" (sayfa 209) Sinan Mina'yla soluk alıp verdiğini düşünse de bu ikili beraberlikte "tensel kırılma" yaşamadan sürdürebilmesi ne kadar da zor gözükmektedir. Teninde, ruhunda ve en önemlisi de düşüncelerine kenetlenmiş cinsel çıkmazlar onu yeni açmazların kucağına itmektedir. "Mina, bu kez beni bağışlamanı istemiyorum. Yalnızca son kez bir şey söylemeni istiyorum. (...) Sende açtıkları yarayı, insan acısını iyileştirmeye benim gücüm yetmiyor. Benim gücüm yeter sanmıştım". (sayfa 288)

Her okuyucu Belki Sonra Başka Şeyler De Konuşuruz adlı romanın boşluklarını  kendi kişisel tarihine göre dolduracaktır. Hiç şüphesiz  aşkı, tutkuyu, doğayı, Leyla, Sinan, Mina üçgeninde -belki sadece Sinan, Mina- yeniden yeniden anlamaya, yorumlamaya çalışacaktır. Geleneksel olarak insanlık dışı olan ve haklı olarak da öyle  nitelenen "işkence"nin tam da geçici olarak gücü elinde bulunduranın ortaya koyduğu "zayıf insanlık" olduğu görecektir. Okuyucu, insanın o bencilliğini, güçlü sandığındaki güçsüzlüğünü, zorbalığını Sinan'ın gel-gitlerinde okuyarak daha iyi anlayacaktır. Çünkü Nermi Uygur'un dediği gibi o biricikliğiyle "insan içindir edebiyat".

Semih Gümüş'ü yıllarca edebiyat eleştirmeni olarak yazılarını, denemelerini okuduk. Her öyküyü her romanı inceleyen, yorumlayan, yazıya yol gösteren kitaplarıyla. Bu sefer karşımızda romancı Semih Gümüş var, insan düşünmeden edemiyor acaba o romanı hakkında ne der?  Uygur İnsan Açısından Edebiyat adlı kitabında "yapıt temeldir (..) yazarın kendi yazma isteğine ilişkin her açıklaması, kendi yapıtı üzerinde bir anlam-yorumu özelliği taşır"[5] diyerek düşüncelerini belirtir. Gümüş'ün de kendi yapıtını yorumlayışı o yapıtıyla ilgili değişik bir anlaması, okuması olacağına göre, eleştirmen Gümüş'ten  Belki Sonra Başka Şeyler De Konuşuruz adlı roman için kaleme aldığı bir yazısını okuyabilmeyi isterdim. Çünkü artık o da okuyucuya sunduğu romanı karşısında bir okur değil mi?

Semih Gümüş,

Belki Sonra Başka Şeyler De Konuşuruz,

Can Yayınları, 2015,  sayfa 300

[1] Paul De Man, Okuma Alegorieri, Paradigma Yayıncılık, İstanbul, 2008, sayfa XVIII

[2] Roman kişilerini  özellikle kullandım roman kahramanları denilmesinin doğru olmadığından yola çıkarak.

[3] Hans Robert Jauss (1921-1977)

[4] Hâle Seval, Orhan Pamuk ve Nakkaşlar, Ürün Yayınları, Ankara, 2015, sayfa 87

[5] Nermi Uygur, İnsan Açısından Edebiyat, , İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1969, sayfa 44-45

Görseller Max Münch ve Andre Becher'a aittir.

0
3487
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle