26 MART, PAZARTESİ, 2018

"Bazen Bir Hafıza Tökezlemesi Bizi Kendimize Getirir"

"Kötüler kendileri gibi davranmaya zorlayarak yeniyor bizi. Onların düşmana ihtiyacı var, bizim dosta."

İsmail Güzelsoy ile zamanın yalnızca bir hatırlama yolculuğu olduğunu fısıldayan romanı Hatırla üzerine bir söyleşi. 

Romanlarınızda sık sık işlediğiniz, ölümsüzlüğü arayan, tanrılaşan insan teması Hatırla'da da karşımıza çıkıyor. Dostoyevski ile birlikte daha çok modern bir kaygı olarak çıkan bu temayı Hatırla'da 12. yüzyıla taşıyorsunuz; tanrılaşma isteği insanda hep var mıydı?

Oğlunu çarmıhta terk edip giden bir baba figürü değil mi aslında Hıristiyanlığın Tanrısı? Bu Tanrı, önceki dönemde Oedipus’un babası Laios’un yaptığı hatayı yapmayacak ve oğlunun kendisini öldürmesine izin vermeyip hızlı davranarak onu kötülerin eliyle yok edecektir. Böylece günahtan da azade olacak tabii. Zekice değil mi?

Benim romanlarımdaki sorunsal bu değil ama. Tanrılaşma arzusundan çok daha radikal bir şey var orada. Tanrının kendisini terk ettiğini fark eden oğulun patetik isyanı... Ölümsüzlük arayışı aynı zamanda babayla bir yüzleşmedir de. Çünkü ölüm büyük kastrasyondur. Hareketsizlik, eylemsizlik, pasif oluştur. Bununla baş edebilmenin yolu tanrısallaşma/tanrılaşma değil tanrısızlaşmaktır. Büyük ve kurnazca tasarlanmış kastrasyondan kurtulmak için bu şart. Çünkü ölümün, yani kastrasyonun kaynağı aynı zamanda yaratmanın da kaynağı olan baba-tanrıdır.

​Ölümün olmadığı yerde tanrıya ihtiyaç kalmaz haliyle. İşte bu da bizi Nietzsche’nin iddiasına getirir: Tanrı öldü! Bu cılız bir ödipal temenniden başka bir şey değil. Tanrı ölmez, cinayete kurban gider ancak. Yani ölümü ortadan kaldırırsan geriye bir tek tanrının ölümü kalır. Çünkü onun tek imtiyazı ölmemektir ve sen onu çeker alırsan elinden, artık tanrı tanrısal olmaktan çıkar. Ölümü aşmaya çalışmak, tanrıyı öldürme çabasından başka bir şey değil.  Ya baba-tanrı ölecektir ya Oedipus, anlatabiliyor muyum? 

İnsan bedenini bir sabitlik içinde görmüyorsunuz. Bedenler bozuluyor, parçalanıyor, iç içe geçiyor, yeniden yaratılıyor. Birey ve onun bütünlüklü beden algısını zorlayan, aşındıran bir şey değil mi bu?

Buradaki beden simgesel bir gönderme. Örneğin Değmez’de Faruk’un bedeni düşünce dünyasını simgeliyor. Her kahraman onun bedenine bir şey eklemeye çalışıyor. Bu fikir nasıl oluştu bende biliyor musunuz? Sosyal ağlardaki profillere baktığınız zaman ne görüyorsunuz? Adam Deniz Gezmiş’in fotoğrafını koymuş, yanına “Vatan Bölünmez” diye yazmış, onun da yanında bir Osmanlı arması var. Kendisini solcu olarak tanımlıyor bu şirin kardeşimiz. Sol neden böyle çok şeyi kucaklayacak şekilde genişledi? Hangi ara böyle oldu ve acaba solun bu kadar soyutlanması onun içini boşaltıp anlamsızlaştırmayacak mı? İşte bu yolda ilerleyerek Faruk Ferzan’a kasabalıların organ bağışlamaları fikrine ulaştım. Biliyorum uzak bir çağrışım ama bazen basit bir fikir bazen iyi bir rampa oluyor. Hatırla’da ise beden bütünlüğünün bozunumu biraz daha yüksek oktavda sorduğumuz bir soruya karşılık geliyor. İnsan nedir? Biraz daha irtifa aldık, can kavramını sorgulayacak kadar yükseldiğimiz zaman beden bütünlüğü anlamsız bir şeye dönüşüyor. Bakın, yazıcıdan kalp çıkarıyorlar. Diğer organların da eli kulağında, deniyor. Nedir şimdi beden bütünlüğü? Var mı sahiden öyle bir şey? Can ve benlik üzerine somut bir şey söylemeden beden bütünlüğü üzerine konuşmak gülünç olur bence.

Fotoğraf: Fethi Karaduman

Fotoğraf: Fethi Karaduman

Artuklu sarayında El Cezirî'nin yarattığı otomatonlar aracılığıyla, 12. yüzyılı 1950'lere bağlıyorsunuz. Otomatonlar insan bedeninde yaşam sürmeye başlıyorlar. Ve "can" kavramı ortaya çıkıyor. Nedir "can?"

Can dediğiniz zaman ciddi bilim insanlarının ödü kopar. Bir şeyi tanımlayabilmek için onun var olduğunu bilmeniz gerek, değil mi? Bu kavramın neye gönderme yaptığı bile belli değil ama bir yandan da hayatın en derindeki cevherini tarif ediyor.

Geçenlerde bir arkadaşımın kedisi öldü. “Canı çıktığı anda kedi birden, anlayamadığım bir şekilde bir tüy yumağına dönüştü. Bayağı bildiğimiz bir kürk parçası... Canın ondan çıkıp uzaklaştığını gördüm ve geride kalan benim kedim değildi, posaydı” diye tanımladı kedisinin ölümünü. Başka bir arkadaşım yine benzer bir olayda “Gözün ferinin gitmesinin ne olduğunu anladım” demişti. Bizdeki yaşam enerjisinin ne olduğunu bilmiyoruz çünkü bilim insanları için en büyük sıkıntı, ona cevap verdikleri anda yeni sorular yağacak, biliyorlar. Ağabeyim anlatmıştı, bir arkadaşı ilkokulda bir türlü alfabeyi öğrenemiyormuş. Öğretmen biraz sıkıştırmış, “Yavrum neden şu harfleri öğrenmiyorsun, bak bütün arkadaşların söktü okumayı” demiş. Çocuk da, “Öğretmenim iş onunla kalmıyor ki. Harfleri öğrenmek iki günlük iş ama alfabeyi öğrendiğim anda başka bir şeyler saracaksınız başıma” demiş. Can tam da böyle bir şey işte. Şu anda yapay zekâ, benlik vs. gibi karmaşık bir yığın denklemle boğuşuyoruz ama bütün bunlar bizdeki en tanımsız şeyin etrafında dolanmaktan başka bir şey yapmıyor. Yüzyıllarca insanlar varlığın kaynağı için yüzlerini gökyüzüne çevirdiler; oysa belki de aynaya bakmaları gerekiyordu. Bazen öyle olur, aynaya bakmak zorunda kaldığı zaman gözlerini uzağa diker insan. Uzakları görmesi gerektiği zaman da aynaya bakar. Neyi nerede arayacağını bilmek çoğunlukla onu bulmaktır. Canı nerede arayacağımızı bilmiyoruz. Beyin, tamam ama kalp ne hesap şimdi? Yüzyıllarca kalbe neden öyle bir işlev atfetmişler sizce? Canı vücudun bir yerlerinde konumlandıramadıkları için olabilir mi? Sorun şu ki, insanın yaşam enerjisi değil yalnızca bakmamız gereken. Diyelim ki bakındık, araştırdık ve epifiz bezinin canın evi olduğunu keşfettik. Peki benim telgraf çiçeğinin canı nerede? Yaşayan bir organizma var ortada, değil mi? Soru çok tehlikeli işte, onu söylemeye çalışıyorum. Üstelik sadece bir cenah, bir inanç ya da inançsızlığa değil, her şeye parmak silkeleyen bir yanı var bu sorunun. Can nedir? Canın tözü, cevheri nedir?

Benim otomatonlarım canın tanımlı, bilinir bir şey olduğu varsayımıyla hareket ediyor romanda. Tabii bu da kurmacanın blöfünden başka bir şey değil. Hani gizlice evde bir can teorisi ürettim de kendime saklıyormuşum gibi bir hisse kapılmayın diye söylüyorum.

Hatırla'da iki tarihsel aks var. 12. yüzyıl ve 1950'ler. Bu seçimin özel bir nedeni var mı? Hafıza bağlamında bakarsak neyi hatırlamamızı istediniz? Unutmamamız gereken ne?

12. yüzyıl Anadolu coğrafyasının yeniden şekillendiği, kan ve gözyaşı zamanlarıdır. Haçlı Seferleri, yurt arayan Türkmen oymaklar, yerinden edilen halklar filan. İşte bu dönemde bir mühendis çıkıp Artuklu sarayında akıllara seza karmaşık makineler yapıyor. Günümüzde arabalarda kullanılan bazı aksamın bu aziz mühendis, El-Cezerî tarafından geliştirildiği söyleniyor. Bu dönemi seçme nedenim El-Cezerî tabii ki. Zaten romanı tasarlarken iki şey vardı aklımda. Kadın ve otomaton mühendisliği... Bunları nasıl bir araya getirmem gerektiğine dair bir kurgu oluşturmam uzun sürdü. Kadın ve mühendislik hünerleri, romanın yaratımı simgeleyen boyutuydu. 50’ler ise yıkımı. 6-7 Eylül’den söz ediyorum.

​Bir kadın yolda kargaya su verirken fotoğraflamışlar. Sosyal ağlarda görebilirsiniz bu fotoğrafı. Beni öyle çok etkiledi ki bu kare. Şundan dolayı; acaba karga susadığını o kadına nasıl anlattı? Kadın bunu nasıl anladı? Nasıl karmaşık bir güven ve hissediş var bu hareketin gerisinde, düşünsenize. Bunun üzerine roman yazılır. İnsan ile doğa arasındaki ilişkinin bozulmamış bir yanı bu işte. Kadın anlıyor. Konuşamayan bebeğinin susadığını hiç tereddütsüz biliyor. O biliş yeteneğiyle sokak ortasında bir canlıya da yardım ediyor, etkileyici değil mi? Peki şimdi uzaylılar gelse bizi bu fotoğrafla mı tanımlayacak yoksa bir kedi yavrusunu tokatlaya tokatlaya öldüren vahşi adamın görüntüsüyle mi? Hangisi biziz? Hatırla’nın esas sorusu bu aslında. El-Cezerî gibi incelmiş bir kültür mü yoksa sokakları kana bulayan o vahşet mi bizi tanımlıyor? Tabii ki bu soruyu cevaplamadan önce kadına bakmamız gerekiyor. Cevap kadında...

Romanın isminden yola çıkarak hatırlamak ve hafıza, bireysel ve toplumsal anlamda bir umudu mu anlatıyor? Hatırlayarak iyileşmek, kendini bulmak anlamında mı? 

Romanın diliyle söyleyecek olursak biz bazı şeyleri unutarak bazılarını da hatırlayarak ayakta kalıyoruz. Hatırlamak tek başına değerli bir eylem değil, neyi hatırladığınız önemli olan. Geçmişe baktığınızda neyi hatırladığınız aslında ileride ne yaşamak istediğinize dair ipucu verir. Biz rastgele hatırlamayız ve unutmayız aslında. Kalbimizin derin devleti bunları iyice ayıklar. Bazen bu sürece müdahale etmek isteriz. Yazı biraz da bu işi görür, bellektir. Yarım kalacak günlüklerimizden birine kaydederiz, arasına da bir papatya koyarız ve o günü hiçbir zaman unutmak istemeyiz ama o defterin varlığını unuturuz. Ta ki günün birinde raftan bir kitap alırken, iki kitabın arasına sıkışmış defter düşer kucağımıza. Açtığımız ilk sayfada gördüğümüz o papatya bizi on sekiz sene önceye götürür ve “Hatırla” diye fısıldar bize. Artık gelecek aynı olamaz, çünkü siz aynı olamazsınız.. Geçmiş dediğimiz şey geçip gitmemiş ya da onu gömdüğümüz mezardan çıkıp geri gelmiş bir hayalete dönüşmüştür.

Tren gibi çizgisel bir düzlemde tıkır tıkır gidemeyiz artık. Bazen bir hafıza tökezlemesi bizi kendimize getirir. Bireyler olarak da toplum olarak da bu değişmez. Eğer 6-7 Eylül’ü unutmak için belleğimizin tavan arasına kaldırıyorsak, bunu tekrarlamak istediğimizdendir, başka bir şey gelmesin aklınıza. Günahlarımızı unutuyorsak onları tekrar etmek için yapıyoruz bunu. Sevaplarımızı unutuyorsak yorulduğumuzdandır.

Hatırla'da zulmedenlerle zulüm görenler arasındaki saflaşma çok net. Zulme maruz kalanların tarafında ise kadınlar ön plana çıkıyor. Romandaki karakterlerden biri olan Suzan'ın tecavüze uğramasını "bedenin kıpırtısız kalması" olarak tarif ediyorsunuz. Zaten Suzan da intikamını kendisine tecavüz edecek kişiyi kıpırtısız bırakmak üzerine kuruyor. Neden kıpırtısızlık, ne anlatmak istediniz?

Romanın en dinamik motiflerinden biri de dans. Bu kavramı çok derin katmanlara saklamak ve okurun sayfalar ilerledikçe keşfetmesi gereken bir ayrıntı olarak tutmak istemiştim başlangıçta ama romanı elden geçirdikçe fikrimi değiştirdim. Bu karşıtlığın daha iyi görülebilmesi gerekiyordu. Romanın başlarında, dansın ne olduğunu Suzan’a dangul dungul anlattırdım. Dans hayattır, bedenle yazılan şiirdir, müziğe bedenin cevap vermesidir gibisinden, bayağı kaba bir pasaj koydum oraya. Bunu bilerek yaptım, hatta romanın içinde biraz kolaj gibi durması için de özen gösterdim. Röportörün bu cevaptan şaşırdığını da belli ettim. Dansın ne anlattığını açık açık konuşalım istedim. Çünkü ne yaşıyorsanız onun adına hayat dersiniz. Hayat bir şifredir aslında. Herkes kendi yaşadığını onunla anlatır ama üzerine uzlaşılmış bir kavram gibi hareket ederiz. İçinde debelendiğimiz bu neoliberal karanlık çağın insanları olan bizler hayat derken, asgari insani ihtiyaçlarını gidermeyi anlıyoruz. Karnını doyur, işsiz kalma, barınacak bir yerin olsun, üç beş örtünecek giysi vs. Oysa insanoğlunun gerçek hayatı, asgari ihtiyaçlarını hallettikten sonra yaptıklarıdır. İşte dans bu anlamda, estetik bir oluş halini tanımlıyor benim için. O yüzden öyle kaba saba tarif ettirdim kızımıza. Çünkü bunu akılda tutarak okumamız gerekiyor romanı. Bizim asgari ihtiyaçlarımızla sınırlı olan hayat tam bir hareketsizlik halidir, yani ölümdür aslında. Doğuyorsun, sadece bedensel ihtiyaçlarını halledip ölüyorsun, ne anladık bu işten? Bence hayat, okuduğumuz kitaplar, danslar, aşklar, sohbetler vs. Bütün estetik hazları dans ile şifreledik böylece. Yani romanda “dans” geçen yerleri siz “şiir” ya da “müzik” diye değiştirebilirsiniz rahatlıkla. Asgari var kalma ihtiyaçlarından kurtulup, yaşama zevki edinmekten söz ediyoruz dans derken.

Karakterleriniz sürekli bir şeyler yaratıyor. Heykeller, otomatonlar vs... Suzan da biblolar yapıp içindeki müziğe uyarak dans ediyor. Bir yanda sürekli bir şeyler yaratan, hayatı sürdürmeye çalışan insanlar bir yanda da hayatın ve yaratıcılığın karşısında olanlar. İsmail Güzelsoy'un dünyayı ve insanları böyle temel karşıtlık içerisinde gördüğü söylenebilir mi?

Evet. İnsanları ikiye ayırmayan tarafta durmayı tercih ediyorum ama bazen bu kaçınılmaz oluyor. Bazı şeyleri tarif etmeyi kolaylaştırıyor en azından. İnsanda yaratıcı enerji ve yıkıcı enerji iç içe sürer ve biz duruma göre etik değerlerimizin bize telkin ettiğine yöneliriz. Yaratıcı enerji dişil bir kaynaktan beslenir ve kendi bedeninden yeni bir can çıkarır. Bunu kutsal, hatta mucizevi buluyorum, çok değerli ve zarif bir eylem... Bunun karşısında şeytani bir yıkıcılık vardır. Kavgadan, hırgürden, düşmanlıktan beslenen, onunla palazlanan bir güçtür bu. Tanımladığım şeylerin ikisi de güçtür aslında ama birinci türev ile ikincisi arasındaki en temel fark, ikincisinin iktidara yönelen bir güç türevi olmasıdır. Yani yıkıcı, başkalarının hayatını belirlemeye namzet bir iktidar arzusu. Asla tatmin olmayan, asla doymayan ve doyar gibi oldukça daha da acıkan bir illet... Yaratıcı enerji ise iktidara ihtiyaç duymayacak kadar güçlüdür. Sağaltıcıdır, her koşulda sıkıntıları iyilikle halletmeye çalışır. Bu karşıtlık içinde bir durum tanımladım. İyiliğin öfkesi... Yeter ulan, diye ayağa kalkan bir genç kadının sesini aktardım romana... Benim en büyük kaygım, kafamdaki Suzan’ın da o kötülüğe yönelme ihtimaliydi. Hep düşündüm, böyle bir kız, elinde silahla Vali’nin kapısına gitse ne yapar, diye. Yazmadan önce çok hesap yaptım doğrusunu isterseniz. Sonra kahramanım bu sınavı geçti ve iyiliğinde ısrar etti. Biz de ona dans ettirerek teşekkür ettik. Evet, aydınlık, iyilerin güçlü olduğu, zulme karşı kötüleşmeden de direnebileceğimizi söyleyen bir roman oldu Hatırla. Çok özetle, hatırlamamız gereken şey, en başta ne için yola çıktığımız. Onu unutursak kuruyoruz ve kötülüğün inine çekiliyoruz. Kötüler kendileri gibi davranmaya zorlayarak yeniyor bizi. Onların düşmana ihtiyacı var, bizim dosta. Onlar kazandığı zaman hepimiz mutsuz oluyoruz. Biz kazandığımız zaman hepimiz mutlu. Ne olursa olsun, en temeldeki sözümüzü unutmamalıyız. Zayıfların da mutlu olabilmesi şart. Mutlu olmak için güçlü olmak zorunda değiliz, iyilik yeterli. Geri kalan her şey bu fikrin üçüncü parti ürünleri.

Kullanılan görseller Ben Zank'a aittir.

0
2073
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle