28 ARALIK, ÇARŞAMBA, 2016

“Babalar Alınlarımıza Yazılmış Yalnızlıklardır”

Hasan Ali Toptaş'ın 2016'nın son aylarında okuruna sunduğu, travma, ölüm, hatıra ve unutmak gibi konuları ustaca işlediği kitabı Kuşlar Yasına Gider üzerine bir yazı...

“Babalar Alınlarımıza Yazılmış Yalnızlıklardır”

Ankara’dan Denizli’ye, Denizli’den Ankara’ya defalarca gidip geleceksiniz. Ankara. Denizli. Denizli. Ankara. Tekrar ve tekrar. Fakat hikâye ilerledikçe bu yollar aynı kalmayacak, bakış açınız değişecek, ilk yolculukta göremediğiniz her şeyi yavaş yavaş görmeye başlayacaksınız. Şimdiki zaman ile geçmiş zaman birbirine karışacak. Yollarda şoförle beraber yorulacaksınız. Kahramanın ailesiyle birlikte siz de acı çekeceksiniz. Onlar ağlaşıp dertleşirken umudunuza tutunmaya çalışacaksınız. Bir gün de uyanıp acı gerçekleri kabulleneceksiniz.

Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider romanı, Arthur Miller’in Satıcının Ölümü oyununu hatırlatıyor biraz. Miller’in Willy Loman’i da Toptaş’ın Aziz’i gibi tıpkı, sürekli yollarda geçirmişti gençliğini. Aziz minibüsünü, birçok farklı iş için kullanarak hep uzaklara gidiyor. Bazen günlerce ortadan kayboluyor. Ne karısı ne de çocukları biliyor nerede olduğunu. Ve herkes sabırsızlıkla Aziz’in eve dönmesini bekliyor.

Geçirdiği ağır bir kazadan sonra Aziz protezle yürümeye mahkum oluyor. Evden çıkması zorlaştıkça, yazar oğlunun Ankara-Denizli yolculukları çoğalıyor. Hiç arzu etmediği halde, babası gibi o da hayatını yollarda geçirmeye başlıyor. 460 kilometre süren bu güzergah boyunca, bizler de Afyon’un çevresini, yoldaki kasabaları, ormanları türküler eşliğinde keşfediyoruz. Talip Özkan, Neşet Ertaş ve Fatma Türkan Yamacı gibi yorumcu ve ozanlar, hüzünlü ezgileriyle bu yorucu yolculukların atmosferini yansıtıyor. Aziz’in oğlu, babasını iyileştirmek için onunla bütün hastaneleri ve doktorları gezip sağlık sorunlarına çözüm arıyor. Ama sonuçta acı gerçeği kabullenecek: Babasının son yolculuğu yavaş ve zor olacak. Dahası, dönüşsüz.   

Yeniden yollara çıkma ihtimali azaldıkça, Aziz de ruhsal yolculuklara çıkarak geçiriyor günlerini. Bu yolculuklarda geçmişte yaşayıp bugüne dek unutmaya çalıştığı travmalar canlanıyor gözünün önünde: yıllar önce yollardayken kaybettiği oğlu Suat; ailesinin Suat ile vedalaştığı cenaze törenine yetişemeyişi... Suat’ın nasıl öldüğünü, karısından defalarca dinlemesine rağmen, bu acı öyküyü ölüm döşeğinde bile tekrar anlatılmasını istemekten alıkoyamıyor kendini Aziz. Suat’ın hatırası sadece onun değil, ailedeki kimsenin peşini bırakmıyor. Beyaz gömlekli bir çocuk olarak evin çevresinde dolaşırken beliriyor bu travma.

Toptaş’ın romanında, travma, ölüm, hatıra ve unutmak gibi konular ustaca işleniyor. Beyaz bir at, bir kuşun ötüşü, rüyada canlanan ölüler ve bir yabancının eli, ölümün her köşede beklediğini hatırlatıyor. Anlattığı üzücü olaylara rağmen Hasan Ali Toptaş ara sıra bizi gülümsetiyor yine de. Kasabadaki hayatının resmini kelimelerle çizerken, akrabaların dertleşme ritüellerini, dedikoduları, şikâyetleri, batıl inançları paylaşırken, yazarın mizaha verdiği büyük önem çıkıyor ortaya. İyi ki de öyle. Anlattığı trajediyi katlanılır kılıyor çünkü, satırlara sinen mizah duygusu.

“Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır” bu romanın unutmayacağımız cümlelerinden biri. Hasan Ali Toptaş akıcı, şiirsel Türkçesi ile okurlarını bitmeyen bir yolculuğa davet ediyor. Şimdiki ve geçmiş zaman, şehir ve kasaba hayatı ile yaşam ve ölüm arasında geçen bir seyahat bu. Karşımıza çıkan bütün insanların yaşadıkları bizim yaşadıklarımıza dönüşüveriyor aniden. Ve Türkiye’nin belki uzun zamandır unuttuğumuz bir yanını gösteriyor yazar bize. Bizi duygulandıran, iyiliği ile ağlatan yanını.

0
6780
4
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle