23 KASIM, CUMA, 2018

Anıların Yer Değiştirdiği Olmaz mı Hiç?

Latin Amerika’nın dikkat çekici yazarlarından Hernán Ronsino'nun dört farklı anlatıcı ve dört farklı zaman kullanarak bir yapboz haline getirdiği eseri Raydan Çıkan Trenler üzerine bir inceleme.

Anıların Yer Değiştirdiği Olmaz mı Hiç?

Geçmişi çizgisel anımsadığımızı düşünürüz hep. Anıların belli bir yaşanmışlık sırası, kronolojik bir düzeni vardır. İlkokul çağındayken çocuk parkında salıncaktan düştüğümüz günü ergenlik yıllarından bir anı olarak hatırlamayız ya da dört yaşındayken gittiğimiz tatili hayal meyal anımsıyor olsak da onun yaşam çizgimizdeki yeri bellidir: Zihnimizde uçuşan, birbirinden bağımsız tatil görüntülerini fotoğraflarla birleştirir, aile toplantılarında sohbetin hep aynı yerinde ve benzer sözcüklerle, mimiklerle anlatarak yeniden üretir ve o tatile özel bir hikâye oluştururuz. Bu şekilde, bir anının ardına diğerini koyarak yaşam öykümüzü oluştururuz aslında.

Peki anıların yer değiştirdiği olmaz mı hiç? Özellikle birbirine yakın tarihli anıların sırasını karıştırmak ya da yanlış hatırlamak, geçmişin yükünü sırtlanırken hepimizin başına gelir, bu insanca bir sendelemedir. Yine de, çok az sayıda da olsa yer değiştiren anıyla anımsanan bir yaşamın öyküsü, “gerçekte yaşanmış” halinden farklı olabilir mi? Hikâyeyi oluşturan parçaların çizgisel akışını değiştirmek, hikâyenin kendisini de değiştirir mi?

Arjantin’li yazar Hernán Ronsino, ilk olarak 2009’da yayımlanan romanı Raydan Çıkan Trenler’de  kronolojik düzeni kasten bozulmuş bir hikâye sunuyor okuyucuya. Metni önce farklı dört anlatıcıya teslim ederek dörde bölüyor, ardından her bir anlatıcıyı farklı bir zaman dilimine yerleştirerek hikâyenin çizgisel akışını değiştiriyor. Ancak sözgelimi David Mitchell’ın Bulut Atlası’nda olduğu gibi birbirinden yüzyıllarla ayrılan karakterlerden bahsetmiyoruz, Ronsino’nun romanındaki dört anlatıcı da birbirini tanıyor, ne var ki anlatıları yaklaşık otuz yıllık bir dönemin farklı noktalarında konumlanıyor. 

Hikâye, sakin bir hayatın sürüp gittiği Glaxo kasabasının ağırbaşlı berberi Vardemann’ın anlatısıyla açılıyor. Yıllarca Glaxo’ya uğrayıp geçen trenler bir gün gelip geçmez olur. Sonra bir ekip gelir, rayları sökmeye başlar. Vardemann, ekibin her sabah kamyonetlerle gelip rayları sökmesini, akşam mesaisi sona erdiğinde giderken yolu kapatmak için çöp tenekelerini ateşe vermelerini dükkânından izler. “İşte o zaman trenleri hayal etmeye başlıyorum. Raydan çıkan trenleri hayal etmeye. Devrilmeden önce bir o yana bir bu yana sallanıyorlar. Rayları parçalıyorlar. Kıvılcımlar saçıyorlar. Ve sonra, durmalarından hemen önce, o tiz mi tiz ses geliyor. İnsanın dişlerini sızlatıyor. İnsanı sarsıyor. Tıpkı usturanın ense bölgesine vurulduğu ve başınızdan soğuk terler boşaldığı [...] an gibi, [...] sırt, raylardan çıkan bir tren misali sarsılır. Ürperti diyorlar buna.” Romanın henüz başında rayların sökülmeye başlaması, Vardemann’ın fantezisiyle birleştiğinde Glaxo’da bir şeylerin yoldan çıkacağı hissini uyandırıyor. Kitap ilerledikçe anlatıcı olarak karşımıza çıkacak karakterlerle de burada karşılaşıyoruz. Örneğin üçüncü bölümün anlatıcısı Miguelito Barrios hasta ve bakıma muhtaç bir adam olarak beliriyor, Vardemann’la aralarında süregelen ancak kaynağı belirsiz bir husumet olduğunu öğreniyoruz. Yine de, yaklaşan tehlike hissiyatına ve iki ana karakter arasındaki gerilime rağmen, Vardemann’ın tek bir paragraftan ve çoğunlukla birer sayfadan oluşan bölümlere ayrılmış, içedönük anlatısı romanı dingin bir atmosferde başlatıyor.

Sonraki bölüm, Vardemann’ın dükkanından az ötedeki kasap dükkanının sahibi Bicho Souza’nın ağzından anlatılıyor. Roman bizi bu bölümde yaklaşık yedi yıl sonraya taşıyor ve Souza’nın, gençliğinde Vardemann ve Barrios’la gezip tozduğu yılların anısı içinde özgürce dolaşmasına izin veriyor. Souza bir delikanlılık çağına dalıp gidiyor, bir şimdiki zamana dönüp az önce izlediği Gun Hill’den Son Tren filmindeki cinayet öyküsünü düşünüyor. Filmi gençliğinde arkadaşlarıyla birlikte izlemiş olduğunu, düello sahnesini kendi aralarında yeniden canlandırdıklarını anımsıyor. Böylelikle, ilk bölümde Glaxo’daki hayatları raydan çıkaracağı işareti verilen şeyin bir cinayet olabileceği fikri doğuyor. Souza, zihni filmin ve gençliğinin izleğinde dolaşır dururken, bir yandan da oturduğu masaya davetsizce çöküp ona uzun zaman önce kasabadan ayrılan birisinden haber getiren bir arkadaşını anıdığı dinliyor. Geçmiş ile şimdiki zaman arasında gidiş gelişlerle iç içe geçen diyalogların hâkim olduğu anlatıdaki kimi pasajlar bilinç akışıyla yazıldığı izlenimini veriyor. Vardemann’ın anlatısı gibi birer paragraftan oluşan ancak kesilmeden daha uzun süren bölümlerle, yine dingin ve kimi yerde şiirsel bir anlatımla konuşuyor Souza.

İlk bölümde karşılaştığımız Miguelito Barrios, üçüncü bölümde anlatıcı olarak sahneye çıkıyor ve hikâyenin geçmişteki bir noktasından sesleniyor okuyucuya. Onun anlatısında paragraflar biraz kısalıyor, aralarında boşluklar beliriyor ve öncekilerden daha dinamik bir anlatım kendini gösteriyor. Üsluptaki bu değişim bir yandan anlatıcının tedirgin ruh halinin altını çizerken diğer yandan hikayenin temposunu arttırıyor. Mevzu bahis olanın bir cinayet olduğu da bu bölümde tescilleniyor.

Son bölüm, Vardemann, Souza ve Barrios’un gençken uğrak mekânı olan, Gun Hill’den Son Tren filmini gördükten sonra da gittikleri El As de Espada adlı restoranın sahibi Ramon Folcada’nın ağzından anlatılıyor. Ronsino bu bölümde okuyucuyu bir kez daha farklı bir tarihe taşıyor ve paragrafsız, boşluksuz, kısa cümlelerden oluşan, tabiri caizse ‘soluksuz okunan’ bir bölümle hikâyeyi nihayete erdiriyor. Otuz yıllık dönem içinde bir ileri bir geri sıçrayan metin boyunca karşılaştığımız tüm karakterler, mekânlar ve olaylar kusursuz bir bütünlük içinde bir araya geliyor ve okurken havada kalıyormuş hissi veren her şey olması gereken yere konup yerleşiyor.

Bu tamamlanma duygusunun oluşmasında okuma deneyiminin pürüzlerden arınmış olmasının büyük payı var. Seda Ersavcı’nın artık alışageldiğimiz usta işi, okuyucuyu ne yadırgatan ne de gereğinden fazla Türkçeleştirildiğini düşündürten “tadında” çevirisiyle dilimizde can bulan, imlâ hataları ve anlatım bozukluklarından muaf, titizlikle hazırlanmış bir kitap bu.

​​Raydan Çıkan Trenler, tamamladığında başlangıç noktasına dönüp yeniden okumayı arzulatan romanlardan. Ronsino, metni çizgisel olarak yazsaydı, yani Glaxo’nun tespih ağaçlarının gölgesinde birbirine dolanan dört anlatıyı yaşanış sıralarına göre okusaydık, hikâye bittiği noktada aynı ölçüde etkileyici olur muydu? Kesin bir yanıt vermek zor. Ancak böyle bir okuma yüksek ihtimalle bu yazıda bahsedilenden farklı bir hikâye çıkartacaktır karşımıza.

Görseller: Thomas BöttcherDarius Kalinauskas, Elsa Bleda

0
5120
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle