08 EKİM, PAZAR, 2017

Anadipsi’ye Dair Performatif Bir Söyleşi

İç, Hayata Yetişmek, Dış Balkon İç Ses’ten sonra Anadipsi’ye, kendine ve içindeki kıymıklara doğru “temizleyen” bir yolculuğa çıkan Aslı Solakoğlu ile haftalara yayılan bir konuşma halindeydik. Metne daldıkça beliriveren soruların dinamiği Solakoğlu’nun verdiği cevaplara yüklenince, sonunda ortaya yanıtları mektuplardan, öykülerden ve içine dönen cümlelerden mürekkep; neredeyse karşı karşıya durup birbirimize bazen yüksek bazen alçak seslendiğimiz performatif bir söyleşi çıktı. İyi okumalar!

Anadipsi’ye Dair Performatif Bir Söyleşi

Kitabın içine girmeden önce, kapağında, ilk ve son anlatılarında duralım istiyorum biraz. “Anadipsi” ile açılan anlatı sonda “Analepsi” ile son buluyor. Şiddetli bir susuzluk hali içinden yükselen kriz, sağaltılıp bir “nekahat” sürecine dönüşüyor. Hem kitabın akışı hem de senin yazım sürecin açısından, anadipsiden analepsiye geçişi anlatmanı isterim. (Şu da önemli kitabın adı olarak anadipsiyi seçmişsin, analepsiyi değil. Neden?)

Anne, seni soruyorlar bana. Seni ve diğer bendekileri... Senden, öncesinden, şu yazdıklarımdan, ne olduğunu bilemediğim, isimlendiremediğim, isimlendirmek istemediğim şu metinden kalan, yazdıklarımla ilgili, seninle ilgili, hayatla, şununla bununla ilgili yöneltilen soruları sana sorabilirim artık. Anadipsi’nin ilk cümlesinden itibaren senden başka bir varlık olarak kendimi kurabilmenin, bunun özgürleştiren hayali içindeydim. Şimdi şu yaptığıma bak! Zaten ölümü andıran bir yokluk içindeyiz. Bir yandan var olmanın neliğinden habersiz ordan buraya, şurdan öteye koşturup duruyoruz, diğer yandan teker teker öldürülüyoruz. Eksikliğe koşan oluşlarımızın karşılığı olanaklarını düşündüğümüz bedenlerimizin yok edilmesi değil ki! Bu karşılaştırma bile olmadı. Öyle bir azalma değil arzumuz. Bu durum, yanıtlardan kaçmaya da benzemiyor mu sence?  Bilmek nasıl da yorucu, sonları çağrıştırıyor değil mi? Sonrası olmayacakmış, dünyadaki yaşamın son günüymüş duygusunun karanlık ilk evresi yanıtlar bana kalırsa. Bu nedenle ya da neyse o olan herhangi bir nedenle, niyetimin arkasında bırakacağım kendimi, sana soracağım sorularımı. Evet, o hiç bitmeyen şimdide birlikte düşünmeyi öneriyorum sana. Anadipsi’yi uzatarak... “Nesin sen?” den sonrasına bakarak... aklımı körleştirerek... kendime uzatarak kendimi, deneyeceğim.  Bedenimi, ruhumu, zihnimi ehlileştirmeye teşebbüs eden herkese, her kuruma karşı kendi açtığım, istediğimde kapatıp içime döndüğüm, ne olduğunu bilemediğim kadınlığımın olabildiği kadarını koruduğum, istediğimde aynı kanaldan kendimi ortaya koyduğum, sınırlı ve çok sorumsuz akıl deliğimden konuşacağım. Yine. Yazarken iyileşiyorum, anne. Hayatta kalmanın bir başka yolunu bulamadım henüz. Ah, ne yaptın bana böyle anne?  Ama bu soruyu geçmeliyim şimdilik.

Anadipsi’yi yazarken geçen beş sene içinde bileğimin, dizimin, bazı yerlerlerimin, hayır pek çok yerimin sakatlanmasından bahsetmeliyim. Bahsetmeli miyim? Sağlıkla ilgili önemsiz gibi duran ayrıntıları, alçıya iki kez giren ayak bileğimi, hareketsizliğin o daracık dünyasında kuruduklarını duyumsadığım iç organlarımı, ciğerimin böbreğimin benimle konuşmaya başlamasını da eklemeli miyim? Ne faydası olur okuyana, bilemiyorum. Yine de “Anadipsi” adının, beni bütünleyen içimdeki parçaların isyanıyla ilgili olduğunu, isyanın hareketsizliğimize karşı çıktığını, hepsinin birer birer dillenip dilimi aşarak benimle oyunlar oynamaya başladığını, hatta kalp denen odacıkların bölünüp çoğalıp eve yayılmasını, sürekli bana söylenmesini de iliştirmeliyim. Hatırlıyor musun, birlikte çıldırmıştık? İçimdeki hayatlar ve ben. Eski yaşantılar ve şimdi. Çok durgun, çok sıcak bir yaz günüydü. Yine yürümekte zorlanıyordum. Bebek adımlarım belirleyenim olmuştu. Öyle alışmıştım ki sana yeniden bebeklik yapmaya, önceden yapamadıklarımı kristalize bir bilinçle yapma deneyimi ne tuhaf bir macera idi aramızda, evden çıkabilmek için bir çabam da kalmamıştı. Bu, yeniden sendeki ilk yuvaya dönüştü benim için. Öyleydi, tuhaf yüzleşmelerdi ama bundan sonrası başka sorunun cümleleri. Ne diyorduk? Yürümeye isteksizdim, ağzım böyle söylemiyordu ve kulaklarımı da kendime kapatmıştım. Bakışlarım gündeliğin aman da ne kadar gereksiz görünen olup bitmişliklerinde geziniyordu. O haberler arasında rastladığım Ahmet Yıldız’ın boynunu bükerek bana gülümseyen fotoğrafı anadipsimi yerle bir etti. Kuraklığıma bir bardak su uzattı. Bir an yetiyor bazen. Arkasında masmavi bir deniz, denizde sinekler gibi uçuşan tekneler ve Ahmet’in bana uzanan elleri... Bu çağrıyı karşılıksız bırakamazdım. Orada, Ahmet’le birlikte bir iyileşme sürecine gireceğimi duyumsuyordum. O yoktu, hiç olamayacaktı bu dünyada bedeni. Adıyla yaşayacak insanlardandı. Burdan sonrası da başka soruların cümleleri sanırım... susmalıyım. Ne yaptığımı söylemeliyim Ahmet’le el ele verdiğimizde: iç organlarımın susuz katılığına bir tek rakı döktüm, sek. Suladım kendimi.

Hep böyle değil midir? İyileşmeler, hastalıklar sonrasında gelir. Ağrıyla oluruz. Bedenin olanaklarını anlamak için, esneyip uzamak, daha özgürce yürüyüp uzaklara gidebilmek ya da kendi çevremizde fazladan milyon tane daha tur atabilmek için ve daha neler neler için fark ederiz imkânlarımızı. Ağrıyı iliklerimize kadar duyumsamadan, varlığını olumlayamayan zavallı ölümlüleriz. Yaşantılarımızın merkezinde, hikayelerimizin seriminde düğümünde, bedenlerimizin her yerinde hastalık sandığımız, değişik isimler taktığımız iyileşme eşikleri vardır. Ya ordayızdır, ya yokuzdur. Yara bu değil midir? Anadipsidir bunun bencesi. O dipsiz aydınlıktan karanlığa doğru, yukarı doğru yüzeriz sanki. Vardığımızda ise bir solukluk iyilik nöbetlerine, analepsislere, bencesi olan analepsilere yakalanıp yeniden aşağı, aydınlığa, sözde hastalıklara doğru kayarız. Zaten yukarda hayat var mıdır, hâlâ emin olamıyorum. Sence anne?

©Alper Fidaner

©Alper Fidaner

Kitapta ikili akış var. Ana metinlerin arasına yerleştirdiğin “minimal” öykücükler. Eşcinsel eğilimi sebebiyle babası tarafından katledilen Ahmet Yıldız’dan, Ceylan Önkol’a, LGBT aktivisti ve trans birey olması sebebiyle öldürülen Hande Kader’den, Cudi’de evinin önünde havan topuyla öldürülüp üç gün buzdolabında saklanılmak zorunda kalan Cemile Çağırga’ya, eşleri tarafından katledilen, töre cinayetine kurban giden kadınlara yazdıkların… Her ana anlatıdan sonra, hangi katledilen insanın geldiği tesadüfi olmasa gerek. Ana metinlerde içe dönen anlatıcının sesi birden kesiliyor ve “unutursak yüreğimiz kurusun” denilen insanların hayaletleriyle karşılaşıveriyoruz. Bu bölümleri oluştururken düşündüklerini merak ediyorum. Bir bellek kaydı tuttuğunu da söyleyebilir miyiz?

Anadipsimle ayinde olduğum gecelerden birinde bir not almıştım, Hande Kader’den. Paylaşmanın zamanıdır.

Aslı,

Seninle tanışmadık ama kardeşiz. Olamaz mıyız? Mümkün, inan. Anadipsi’de benim de adımı geçirmek istediğinde, bunun samimiyetini sorguladığında, yazıp yazıp sildiğinde, aylarca düşündüğünde yanında değildim. Durmaman gerektiğini söyleyebilmenin yolunu aradıyordum ben de. Ben, translar, seks işçileri, kadınlar, kalabalığın içinde eriyip gitmesi istenen kimliksizler, hepimiz ve hepimiz aslında hayatın akan damarında görünür olmak için bulduğumuz olanakların peşinden giden, kendimize yürüyebileceğimiz kısa yolaklar açan insanlarız. Şiddetin çok çeşidiyle erkekliğin diliyle ve eliyle bedenlerimizi yok etmek isteyenlere karşı kardeşiz. Öyle değil mi?

Bu cümleleri sana söyleyebilmek için tek çaremdi rüyanı boyamak. Mis gibi bir gökkuşağının altından birlikte geçtiğimizde anlayacağını biliyordum. Beni görmedin orada, doğru. Haha, buna gülünür! O kadar yokuz ki, bir beden olarak rüyalarda bile kendimi yapamıyorum. Üç beş cümleyle uzaktan kulağına değen bir ses, rüya boşluğunu boyayan bir mavi ya da yeşil filan olabiliyorum ancak. Olsun. Benim yaşama direncimin yanına, senin yazma endişeni ve tereddütlerini koyuyorum şimdi. Birlikte yürüyebiliriz burdan sonrasını değil mi?

Haydi yaz, sonra da gülelim!
​Hande

Akıl deliğimiz neremizde Aslı?

Hiçbir yerdir orası ama her yerdir de. Benim için başka, başkası için bambaşka. Şimdi şurası, yarın orası...  Ama tahakkümsüz yaşantı kurmayı bilmeyen biri için, bir erk’ek için çoğunlukla bir vajina, tayin ettiği ikili cinsiyet anlayışının kapattığı tünel çıkışları, bir hayvanın her yeri, bir çiçeğin incecik dalı... Sözde gücünü şiddetli bir gösteri ile sergileyebileceği yeryüzündeki her canlı, her cansız... Eşyalar da. Her yer, herkes.

Bu kör yaşantılardan verili koşullarda tümden kurtulmak mümkün olmasa da, başkalaşarak, kafa tutarak uzak durabilmenin imkânları var bence. Benim için akıl deliğimi tıkamak böyle bir yöntem biraz. Büyük aklın sesiyle konuşmamı sağlamak isteyenlere karşı kendimden kendime solucan delikleri açarak işleri tersine çevirmeyi öğrenmeye işaret eden bir itaatsizlik eylemi, hiç bitmeyen ve hatta her şimdide başa aldığım... kısık sesimle mırıldanarak (kulaklar ne kadar hassastır deneyimlediniz mi siz hiç?), mecbur kaldıklarımı yazarak, böylelikle eksilerek, düşe kalka ille de anadipsik yollar arayarak, delikleri kimsenin ummadığı yerlerden açarak, irademle delikleşerek, oralardan hayata sızarak... bu, tam da bana göre bir yaşamak çabası. Sakin, sade. Olabildiği kadar: Oh be!

Özellikle Yakutistan, Sibirya ve Moğolistan’ın yayıldığı coğrafyada kadın şamanların yadsınamaz bir nüfuzu vardır. Saka Türkleri’nin, Dukha’ların ve onlar gibi yaban, kapalı, içe dönük toplumlarda şamanın öneminden bahsetmeye gerek yok. Burada mühim olan şaman “olabilme” sürecinde “seçilmiş” kişinin gereken ritüellerden başarıyla geçip geçemeyeceğidir. Şaman olabilmek vücudunu parçalara ayırıp etini kemiğinden sıyırmayı, sonra onları yeniden birleştirebilme yetisine sahip kişilere bahşedilir. Senin metninde, yeni hayatlar çoğaltan, ağrıyla parçalanıp bütünlenen ve parçalarını uç uca ekleyen, bütün bunları da içinde kaç ağaç olduğunu bilmediği bir ormanın, doğanın ve toprağın bağrında yapan kadın odakta. Öyle ki bu parçalanıp yeniden bir araya gelişte, düzen kırılır, su konuşmaz, ağaç da susar. Metinde anlatılan kadına dair bu çerçevede ne söylersin? 

Anne bak, bilge kadınlara geldi söz. Nihayet. Şaman diyorlar, bilmiyorum bu çağda ne demeli? Senin, benim, çevremdeki pek çok kadının pagan zamanlardan kalan duygularımızı canlı tutabildiğimiz ölçüde hayatta kaldığımızı düşünüyorum. Şimdiki zaman ezberlerinden sıyrılıp, nenelerimizin nefesleriyle yol açabiliyor, alan oluşturabiliyoruz kendimize. Minik minik alanlar. Birbirine değen, birbirini kesen... Ama ne müthiş bir araya gelişler onlar, değil mi? Neşeli, iyileştirici. Öyle ise hepimiz şamanız. Neden olmasın? Güzel Hücre’de, evin duvarlarında ortaya çıkıp kadının içine sızan ev iyesi, sevişmeleri, rüyalarımızda görebileceğimiz bir ayrıntı olarak okunabilir, ama değil. Değil. Cünkü şifa her yerde olabilir. Rüya demek, Cixous demek ya biraz bizler için, tamam ileri gittim, benim için... Bir süredir... Rüya Dedim Sana’yı okuduğumdan beri... oradaki, “Ah! Neye mi ‘güç’ diyorum? Rüya halindeki ruhun fiziksel yoğunluklarına, ışınımlarına, yayınımlarına, hemen hemen her zaman trajik haz düzeyine. Rüyalar, dölyatağının durumuna göre, tutku skalasındaki basamakları aşmayı daha çok ya da daha az becerir, doğaldır bu...” cümleleriyle buluştuğumdan beri...

Çok söz, yoruyor. Gerisini anlatmayacağım. Bu da eksik kalsın. Hikâyenin hayvani gücü, kadının vahşi doğasını anlatsın. Güzel Hücre devam etsin:

BİR DEVAM ANLATISI

Sularda buluşalım, akan sularda... 

Akıl Deliği metninde yapılan “Yeni” kadın kahkahalarla güldükçe evdeki tozlar uçuşuyor, başka başka yerlere konuyorlar. Uzun zamandır şunu düşünüyorum: Tozlar hiçbir zaman yok olmuyor, temizlik hastası kadınlara karşı bile ancak yer değiştirebiliyorlar. Tozlar hep var ve asla yok olmayacak gibiler. Acıların yeri değiştirilse, “yeni bir kadın” – katledilmeyen, yaşamaya hakkı olan, birey olan kadın— mümkün olur muydu?

Anne, sen hiç temizlik yapmayı sevmedin. Çocukluğumda utandığım bu halsizliklerini şimdilerde öve öve bitiremem. Ne tuhaf! Yere oturarak oynadığımız üç beş kişilik oyunlar sürerken bile, benim gözüm hep yatağın koltuğun altındaki tozlarda olurdu.  Oralara elini sürmezdin. Görünür olanlarla da pek derdin olduğu söylenemezdi. Keşke bu konuda seni örnek alsaymışım. Olanla derdimi bitiremediğim için mi, hep yenilenme peşinde koşmam yüzünden miydi acaba bendeki silip süpürme işleri? Temiz kalma durumunu kendime ancak böyle açıklayabilirsem rahat edeceğim.  Kimseye görünür olmayan yaşantılarımda bile, evde, o kapalı kutunun içindeki dışarıdan ayrıştırdığım hayatımda bile kendime karşı bir değişme, yenilenme, arınma telaşı içindeydim. Hep. Derli toplu olmamayı, tam da bu yenilenme arzusu içinde öğreniyorum örneğin şimdilerde. Çelişki bu, ama değil de sanki. Eskisi gibi duran eşyalarla, eski kadar devam eden durumlarla, eskiyle barışık yaşayan insanlarla hâlâ pek uyuşamadığım doğru ama en azından evdeki tozları olduğu yerde bir süre bırakarak denemeye başladım değişmeyi. Bu benim için yeni. Başka kadınlar için yeni nedir? Evdeki yaşantılar da belirliyor bunu değil mi anne? Bir kadının kendini var etmesi beklenen alanlar... Hele dış dünya ile bağın zayıfsa, zayıflatılmışsa... Akıl Deliği’nde olduğu gibi evde şiddetin âlâsı yaşatılıyorsa... Nasıl özgürleştirebilir ki kendini kadın? Hangi kapıdan çıksa, hangi yoldan gitse kendine doğru olur ki? Yanıtlarımız farklılaşır burada. Doğaldır bu. Hiçbirimiz aynı değiliz, eşit değiliz. O eşitlik kimseyle kurulamaz, yanıtlarda da. Bitti o dünya. Ben hiçbir zaman, sokakta ya da evde sürekli ölümle burun buruna yaşayan bir kadınla, bir transla eşit olamam. Onların acısını duyumsayamam. Onların yerine geçemem. O acının, benliklerinde açtığı yarıkları, yaraları anlayamam, göremem. Bilmek isterim ama, çok isterim. Şiddetten kurtulmaya çalışan bir kadının acıyla kurduğu cümlelerin çıktığı yerin bir salyangoz kabuğu olması ihtimali beni heyecanlandırır örneğin. Şiddete boyun eğmeyişi, kurtulmayı seçişi heyecan verici değil midir sence de anne? Ölmeyi göze alarak ölümden kaçmak ne farklı bir deneyimdir çoğumuzunkilerden, değil mi? Hep “rağmen” yaşarlar sanki. Hayat zaten hep “rağmen”! Salyangoz kabuğu, evet... Oradan doğru hayata karışarak, o kabuğun içinde kaybolup yeniden, yenilenerek yol alabilecek olma ihtimalini, bunun düşünülmesini severim. İşte ancak, orada, hayallerde bir araya gelebiliriz. Orada eşitlenebiliriz. Benzer bir hayat tasavvurunda, tahakkümsüz, özgür yaşantılar beklentisinde ve bunlara doğru hareketlenirken, yürürken buluşabiliriz.  Gerisi bir bilinmez zaten. Hepimiz için. 

Kör saatçinin ceplerinde ne var?

Hiç. Zaman. Daha ne olsun? Biziz o. 

Ana anlatıların hepsinin sonunda, “Anne”ye hitaben yazılmış bölümler var. Bu bölümler hem “anne”ye hem de kendine sesleniş niteliğinde. Ayrıca soruları da okurun kucağına bırakıp kaçan bölümler… Az önce konuştuğumuz parçalanıp bir araya kadının, rahme dönüşle “ölüm”e yaklaşmasını çağrıştırıyor bu kısımlar bana. Bu da Cixous’ya… School of the Dead’de “yazmak ölmekle başlar”ın altını oyarken, Kafka’dan bahsettiği parçada Kafka’nın şu sözüne varıyorum: “Bir kitap içimizde donmuş denize inen balta gibi olmalıdır. Ben buna inanıyorum.” Bu “anne”ler anlatıya inen baltalar mı? (Bunu annenin hikayesinin bir türlü bitmemesi ve dolayısıyla çocuğun hikayesinin başlayamaması çerçevesinde de tartışabiliriz.)

Anne, işte beklediğimiz soru geldi. En zor olanı... anlatmaya nereden başlamalı?

Mesela: Sensiz kalmaktan korkup uyuyamadığım çocukluk gecelerimi bilmiyorsun. Sessiz, karanlık bir boşluğun içinde yüzerken bulurdum kendimi o gecelerde. İliklerime kadar karıncalanırdım. Ölmek gibiydi o duygu. Ancak sabah seni yeniden görünce, dokununca, hissedince gerçeğime dönerdim. Döner miydim sahi? Rahatlardım biraz olsun. Senden kalan bir yazma vardı ya, hiç yanımdan ayırmadığım, yıkatmadığım, ucunu emerek uyuduğum, “benim” diyerek sakladığım, sahiplenilmekten liğme liğme olmuş koyu renk bir yazma... o sanırım biraz senden biraz benden bir nesneydi. Yanımda olmadığın saatlerin tesellisi gibi biraz, korkulardan arındıran... aynalara yakın zamanlardı. Bazen hep o zamanlarda kaldığımı düşünüyorum, içerde ve dışarda olmayı zihnimde canlandırmayı denediğim zamanlarda daha çok.

Mesela: Benim gibi iğnesi başında (Bunu kuzenimden yeni öğrendim, büyük nenemiz söylermiş, her an kalkıp gidebilecek heyecandaki, neşedeki kadınlar için. Gitmek için baştaki yazmayı değiştirmek gerekirmiş çünkü, iğne ordaymış. Ah!) bir kadından ne kadar korktuğunu anımsıyorum. Çevremizdeki anlayışa uymayan gitmeklerin kadınıydım ben. Aklıma estiğinde, canım istediğinde, kızdığımda, üzüldüğümde, sevindiğimde... Bundan korkan sadece sen değildin elbette. Beni belirleyendi bir dönem bu gitmekler. Bu soruyla başladım seninle konuşmaya sanırım. Neden senden gidemedim ben? Kız çocukları kendilerini yaşamaya çabalarken, bir ömrü, anneleriyle birlikte iki ömür gibi sarmala dolana yaşarlar değil mi? Çoğunlukla.  Kadının kendini babanın yasası huzurunda bulmasıyla birlikte ortaya çıkan annenin rahminden ayrılamamak patolojisi de var. Var işte, var! Babayla hayatın her alanında, onunla simgeleşen, kişiler, durumlar, olaylar dolayımıyla ya da dolaysızlığı ile mücadele ediyor kadınlar. Erk, hiyerarşi... Devlet, baba, koca, abi, kayınbireder, komşu dayı, bakkal amca cart curt.. bitmiyorlar. Ama anne tekil, tekliği içinde derinleşen bir mücadele alanı. Yani: Bana sen lazımdın hep, senden vazgeçmem için. Neyse... Bunları bir tarafa bırakıp son gitmenin nasıl olabileceğini tartıştım seninle, içimden içimden. Çok içerlerden. Anadipsi’nin bir kısmı böyle ilerledi. Çoğu hâlâ bende. Kalsın orada.

Ya da mesela: Anlatıya inen balta ne kadar muhteşem bir benzetme olmuş değil mi? Beş gram Türkçe, iki gram Çince ve İngilizce bunları okumamı engelliyor. Olsun. Çok sevdim. Seninle kitap boyu süren sohbetlerimiz tam da böyle... tamam itiraf edeceğim, bekle... Hayır mı? Peki. Diyor ki annem, çok ayıp! Çünkü anlattıkların biz değiliz. Elbette değiliz anne, bir kurmaca içindeyiz ikimiz. Sen ve ben, beni dünyaya sancıyla ama nazikçe bıraktığın o andan itibaren birlikte yazdığımız bir kurmaca içinde devinip duruyoruz. Kitaptakilerin çoğu yaşadıklarımız değil, kimse böyle düşünmeyecek. Emin ol. Babam hakkında da... Biz biliyoruz anne. Ben biliyorum. Çoğu baba gibi senin ve benim dışındaydı o da. Görevleri vardı, zorunlulukları vardı. Biz seninle baş başa, evlerde sokaklarda, sana bırakılmış sözde bir özerk evren içinde büyümeye çalıştık. Hiç bitemedik, hiç başlayamadık. Bu çoğalmaları söyledim dilin döndüğünce, gerisi bende de yok ki! Okuyana da haksızlık zaten fazla söz. Büyük haksızlık. Anadipsi okuyanın artık. Okumak isteyenin...

​Mesela: Sizin anadipsiniz nedir?

Neden hep tükürerek kurtuluyor anlatıcı kokulardan ve tatlardan?

İnsan kendini nasıl dışarı salar? Artık taşımak istemediği üzerine yapışmış kokulardan, ciğerlerine tutunmuş herhangi birinin asitinden nasıl kurtulur? Nasıl kendine ulaşır? Nasıl özgürleşir? Balaz’daki kör kadın bu niyetle tükürüyor belki. Nefes alabilmek için. Deniyor. Metindeki eriklere, dünyadaki erklere bakmak lazım. 

©Alper Fidaner

©Alper Fidaner

Türkiye yazın piyasası, belirli türlerin sınırlarına sıkışıp kalmış durumda. Türcü olmamakla beraber, türlerin birbirine karışmasının küçük çaplı bir kaos doğurduğunu, yeni bir biçimde yazarken hali hazırdaki bir tanıma sıkışıp kalmanın yazarın çilesi haline geldiğini düşünüyorum. Senin kitabın “öykü” altında çıktı. Ama metnine baktığımda ona öykü demek içime sinmiyor. Composit-novel (bileşik roman/bileşik anlatı) terimini kullanmak aklıma en yatkın gelen şey. Sen bu konuda ne diyeceksin?

Ben bir şey demeyeceğim. Umursamıyorum. İsteyen istediği şekilde tanımlayabilir, itiraz etmem.

Neyi nasıl yazacağıma çalışırken odaklandığım sadece dil oluyor. Dilin biçimi, sesi, ritmi, ahengi, dengesizliği, düzensizliği... Yazı böyle ilerlerken kendiliğinden bir şekle giriyor. Büyürken eksiliyor, eksilirken oluyor. Böyle umuyorum. Ben bunu düşünmüyorum. Yazı dillendiğinde, canlandığında kendi işini görüyor zaten. Ben, şimdi ne yazıyorum, sorusundan devam ediyorum hep. “Ne”, beni sıkıştıran bir soru, bir cümle, bir mesele oluyor zaten. Üzerine okurken, çalışırken yazdığım metinler birbirine bağ geliştirebiliyor. Böylelikle buluyor yolunu.

​Böyle demişken... Aşağıdaki öykü bir örnek olsun. Anadipsi’den sonra yazıldı. Flört şiddeti içeriyor. Sonra yazılacak olanla bağı olur mu, bilmiyorum. Sanmıyorum. Yazdım ve nefes aldım. Bu da böyle oldu. Bu kadar oldu.

HERHANGİ BİRİNİN ANLATISI

Peki:

Böyle nedir?

Bedeninin karanlık yerinden çıkarıp sesine yerleştirdiği telaşlı bir kararlılık bu. Tuhaf! Bir anda, o anın varsız yokluğu arasına sıkışmış bir anidenlikle çekiyor ellerini ellerimden. Bir an bile süremiyor parmaklarımla parmaklarının içe içe sohbeti. Süremiyor, sürdürülemiyor yaşantılar heyecansız. Orada anlıyorum… kendini benden çekmesiyle, sokağın çıkmazına dönmek istemesiyle… Dur! Gidiyor, önden. Önden ve önceden… gecenin tatlı yüzünde, gölgelerin kaybolduğu sokak lambasının altında, sıfır derecede anlıyorum, günlerdir söylemeye gerek duymadığı bu cümlenin sigara tutan dudağının diğer tarafından üzerime dökülmesiyle anlıyorum:

Böyle bir şey değil bu. Tutma elimi!

Peki. Soğuk.

Böyle nedir?

Böylelikler geçiyor ömrümüzden. Biraz şurda biraz burda uyuklayarak, bize aldırmadan, rahatını bozmadan, böyle böyle sırıtarak… Dayanamıyorum o duyguya. Boyunlarından öpüp soluğumu kokladığım yerlerden aşağılara taşıdığım sevgililerin böyleliklerine, susup sevişip, sevişip susup böylece durmalarına, birer süs böylesi gibi yaşantılarında kalakalmışlıklarına, kaldıkları yerden çekip gidemeyişlerine de dayanamıyorum. Nasıl katlanıyorlar kendilerine? Nasıl çözemiyorlar düğümlerini? Düğüm kim?
Ben öpüyorum. Konuşurken de, uyurken de. Orada oluyorum, öylece oluyorum. İsteyerek oluyorum. Anlatarak, isteyerek. Öylelikle kendimi dağıtıyorum sağa sola, odalara evlere, göğe yere, belki her yere. Belki.

Belki diyor... eller, belki dudaklar… ama feministsin sen, birlikte olamayız. Böyle olmaz.

Ne? Böyle ne? Ne?

Yorgun düşen cümlelerin üzerine gün doğuyor. Soru cevap tutarsızlığı sabahı doğuruyor. Buydu olacağı işte! Yine. Koluma dokunuyor usulca ilk ışıkla, aynı parmaklarıyla. Gecenin başından beri havada salınırken dahi kokusunu değiştirmeyen parmaklarıyla. Sigara, bira. İnsan hiç mi değişmez? Sigara, bira. Ne? Nefesler. Eller. Böyle ne? Dudak kim? Aynılıklar, ah!
Böyle bir şey değil bu, ama gel uyuyalım birlikte.
Haha! Peki. Böyle mi gidelim?

Gidiyorum önünden. Adımlarım üç beş demeden, saymadan, önden önden… Her şeyimi yanıma alıyorum. Bir haftalık, dört buluşmalık, kaç sevişmelik heyecanımı da, kalp çarpıntılarımın yurtsuzluğunu da, evrende hala salınan  ilk soluğun atomunu da, onu da, onu da… neden olmasın? Her şeyimle birkaç saatlik uyku, birkaç saatlik şöyle böyle bir uykudan sonra…

Taksi için gerekeni cebime atıyorum ve kalan paraları, bozulmuş ve bozulmamış halleriyle birlikte, öylece, yastığının kenarına sürerek, göstererek, göz hizasından aşağıya, çok aşağıya, aslında herhangi bir yere, çarşafın üzerinde dönüp durmaktan gidip gelmekten ezilmiş eskimiş kendine tutunamayıp yırtılmış yerine koyuyorum… Koymak, en doğru ifadesini buluyor eylemde. Oradaki deliğin içinden çarşafı aşıp şilteye akıyor kağıt paraların, bozuk paraların rakamları. Hah! Anlamıyor. Hah! Şaşırıyor! Haha! Gözbebekleri büyüyor, kokusu aynı. Ah! Dudaklar nerde? Elimi tutmayan ince uzun parmakları, açıkta sallanan organına uzanıyor, tutup saklıyor, kapatıyor, telaşlı ama daha çok böylelikli bir şeyler yapıyor orada elleri. Nerede? Böyle nasıl bir şey? Eti açıkta, apaçıkta elleri artık.  İnce, kıpırtısız. Görüyorum. Görüyor mu?

Bu bir eşik değil, bu değil. Giyiniyorum. Gitmeye hazırlanıyorum. En sevdiğim kısmı bu. Kapıyı kendi üzerime çekerken sesleniyorum odaya doğru, yatağa doğru, çarşafın deliğinden öteye…

Böyle bir şey değil bu. Bu, benim için değil, böyle. Hoşça kal.
Tak!
Ha-ha!

Hiç İncir ağacına tırmandın mı Aslı?

Meyvesini yedim. Çok sevdim, az yedim. Ağaçlara çıktım. Dut ağacından bahçeyi, kiraz ağacından mahalleyi gözlediğim çocukluk günlerim oldu. Yakınlarımda incir ağacı yoktu. Hiç olmadı. Ankara bir bozkır. Benim başka bir anadipsim bu kent. Kavgalıydık eski zamanlarda, barıştık. Seviyorum.

​(Çok  “ben” demişim. Sonuna kadar okuyabilen bağışlasın, beni de kendini de. Cümlelerin devamındaki noktalar sonsuzdur ve sonrası yanlış anlamalara çıkar, uzayda salınır ve kaybolur. O yüzden.)

Görsel: Batsceba Hardy

0
3014
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle